top of page
Ara

Çocukluğumuzda ve hatta -büyüyebilmişsek eğer- büyüdükten sonra etrafımızda ilham veren ve hayal kurmamıza sebep olan ne kadar az insan olduğunu fark etmemle başladı bu bölümü yaratma ihtiyacım. Sosyal medya resimlerinden aldığımız türde çoğu sahte ve saniyelik bir ilhamdan bahsetmiyorum. Bize yaşam öyküleriyle ışık tutan yanı başımızdaki arkadaşımız, dostumuz, ailemiz, arkadaşımızın arkadaşı diyeceğimiz insanlardan aldığımız ilhamı kastediyorum. Düşündüm de; bizler büyürken, ekranda değil, yanıbaşımızda bir astronotun yaşam öyküsüne maruz kalmış olsaydık örneğin, uzaya gitmeyi hangimiz hayal etmezdik? Bunlar boş hayaller der miydik yine de?


İlhamı, tam da bu nedenle, uzaklarda aramamak gerek diye düşünürüm ben. Yanı başımızdaki İlham Verenler’in sıra dışı öykülerini sıradanlaştırmak, zoru değil basit olanı keşfetmek, paylaşabilmektir naçizane amacım. Şaşaalı ve ulaşılamaz bir şekilde yüceltmek değil. “Bakın sizin gibi!” diyebilmektir. Uzansan dokunabilirmişsin gibi gelirse eğer, daha ulaşılabilir olur hepimiz için, biliyorum. O yüzden; hani aile ortamında merak edip sormaya çekindiğiniz sorular vardır ya, onları sorayım istiyorum. Bu yolla, belirli periyotlarda taşımaktır amacım onların hikayesini bu köşeye.

Bugünlerde, yazmak gibi yıllarca görmezden geldiğim bir maceraya atılırken; bu bölüme başka bir maceraperest olan çok sevdiğim arkadaşım Anıl’la başlamak çok anlamlıydı benim için. Çok teşekkürler Anıl. Haydi başlayalım hikayeni dinlemeye.


Seni “Tek başına dünyayı gezen kadın” olarak tanıyorlar. En çok gezgin yönünle tanınıyorsun. Bense daha fazlasını biliyorum. Kısaca hikayeni paylaştıktan sonra; Anıl kendini nasıl anlatır, bizimle paylaşır mısın?


Sıcak bir yaz gününde herkesin gri olarak tanımladığı Ankara’da doğdum. Bir çoklarının aksine Ankara’yı denize olmayan kıyıları ile sevip benimsedim. Yıllar yılı süren eğitim hayatıma Ankara’dan sonra kısa bir süre Londra’da devam ettim. Sonrasında da tekrar kürkçü dükkanına dönüp Ankara’da çalışmaya başladım. Dört sene kadar uluslararası kalkınma projelerinde görev aldım.


Bir gün, uzun süren bir tren yolculuğu sırasında tanıştığım bir gezginin hikayesi hayata, beklentilerime ve hayallerime farklı bir açıdan bakmama yardımcı oldu. Onun da verdiği motivasyonla 18 ay sürecek uzun bir yolculuğa çıktım. Bu yolculuk sırasında Asya, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da bir çok ülkeyi ve şehri gezdim, gördüm.


Yolculuk sonrasında Türkiye’ye dönüp önce Gaziantep’te, sonrasında da İstanbul’da sığınmacılar ve göçmenlerle çalışmaya başladım. An itibariyle Libya’da yine insani yardım alanında çalışmaya devam ediyorum.


Anıl kendisini nasıl tanımlar konusuna gelince... Sanırım en zoru insanın kendisini cümlelere dökmeye çalışması. Ama kısaca özetlemek gerekirse; çocukluğundan beri merakının peşinden gitmeye korkmamış, hayallerini olabildiğince büyük tutmuş bir insanım sanırım.


"Dünyayı gezme" meselesine nasıl kafayı taktın? Hadi diyelim taktın bir şekilde, bu cesaret nasıl, nereden geldi? Gerçekten hiç tereddüt etmedin mi bu kararı verirken?


Zaten üniversite hayatı ve sonrasında da olabildiğince çok yolculuk yapmaya çalışıyordum. Her fırsatta, her tatilde kendime gezecek, görecek yeni yerler ayarlıyordum. Zaman içinde hem bu yolculukların mesafesi, hem de süresi giderek uzadı.


2010 yılında dünyanın en uzun tren yolculuğu olan Trans-Sibirya Ekspresinde yolculuk yaparken bir gezginle tanıştım. Bana son iki senedir dünyayı gezdiğinden bahsetti. Daha önce görmediğim, duymadığım şehirlerden hikayelerini anlattı, fotoğraflarını paylaştı. O zaman ilk defa, modern dünyada bir insanin her şeyini geride bırakarak uzun süreli bir yolculuğa çıkabileceğini anladım. Sonra bu fikri içimde sakladım ve büyüttüm. Zamanı geldiğinde de çevremdekilere, arkadaşlarıma ve aileme açtım. İlk adımı attıktan sonra da, gerisini çok düşünmedim açıkçası. Sanırım cesaretim de biraz bu fazla düşünmeme halinden geldi. Öyle ki ilk gün Yeni Delhi’ye gittiğimde kalacak yer bile ayarlamamıştım.


Düşününce en dehşete kapıldığım şeylerden biri, gerçekten tek başına olduğun gerçeği! Bunu düşünmesi bile kolay değil Anıl. Bu gezi sırasında hepimiz gibi anksiyete dehlizlerine düşüp, “Aman Tanrım, tek başıma bir kadın olarak geziyorum. Ne yapıyorum ben? Başıma bir şey gelecek!” anları yaşamadın mı? Dönmek istedin mi?


Bu iki taraflı bir mesele aslında. Bir yandan gerçekten tek başına olma halinin getirdiği tedirginlik var, öbür yandan da insana verdiği güç duygusu. Benim de elbette yolculuk sırasında çok yalnız kaldığım, bu yalnız olma halinden yorulduğum anlar oldu. Fakat tek başınalık duyuları ve algıları oldukça açık tutan bir hal. Her gördüğünüz renk, her duyumsadığınız tat, her aldığınız koku size ayrı bir şeyler katıyor yolculuk sırasında. Bu sürekli bir şeyler öğrenme ve alma hali zaten yolculuğun uzun süre devam etmesini mümkün kılıyor.

Muhtemelen “Ben burada ne arıyorum?" diye kendime sorduğum anlar, heyecandan ve mutluluktan nefesimi kesen anlardan daha azdır ama hiçbir zaman geri dönmek istemedim, ta ki gerçekten dönüş zamanının geldiğini hissedene kadar.


Peki sence yalnız gezmek mi, birlikte gezmek mi? Senin yalnız gezme kararın bilinçli bir tercih miydi? Yoksa bunun üzerinde düşünmedim bile diyebilir misin?


Bu yolculuktan ve kendinizden beklentinize göre farklılık gösteren bir şey. Bazı insanlar kalabalıklar içinde kendilerini var ederler, bazılarının ise tek olmaktan aldığı haz fazladır. Ben bu yolculuğu özellikle tek başıma yapmak istedim. Kendimi daha iyi tanıyabilmek, belirli noktalarda kendimi zorlayabilmek adına. Her ne kadar yolculuğa tek başıma çıksam da, zaten bu süreçte pek de yalnız kalmadım. Otellerde, otobüslerde, trenlerde benzer rotaları gezen insanlarla tanışıp onlarla yola devam ettiğim anlar da çoktur.


Gelelim para konusuna. Ailenle yaşadığın süre içinde, kendi biriktirdiğin para ile gezdiğini biliyorum. Böyle mi gerçekten? İşin iç yüzünü paylaşabilir misin bizimle? Gezi sonuna kadar kimseden maddi destek almadın mı?


Yola çıkmadan önce ailemle beraber yaşıyordum, daha önce de bahsettiğim gibi düzenli ve görece iyi bir maaş aldığım bir işim vardı. Maaşım sadece kişisel harcamalarıma gidiyordu, bu da bu dört sene boyunca iyi bir miktar para biriktirmeme yardımcı oldu. Arkadaşlarım krediye girerek ev ve araba alırken, ben de birikimimi bu yolculuğa harcamış oldum. Yolculuk sırasında ailem de dahil, herhangi birinden maddi destek almadım.


Yaptığın işte dahi farklı dönemlerde farklı yerlerde olmak işin bir parçasıyken, senin Türkiye’ye ve özellikle Ankara’ya olan sevgini ve bunca yer görüp gezdikten sonra yine de “dönmek” arzunu biliyorum. Neden hep dönmek? Bunun altında ne yatıyor sence? Özlem mi?


Pico Iyer’in beni çok güzel anlatan bir konuşması var: “Movement was only as good as the stillness that you could bring to it to put into perspective. But movement, ultimately, only has a meaning if you have a home to back to. And home, in the end, is of course not just the place where you sleep, it’s the place where you stand.” Yani diyor ki; “Hareket sadece, durgunluğu içine aldığın kadar iyidir. En nihayetinde, dönebileceğin bir evin varsa eğer, hareketin de anlamı vardır. Sonuçta, tabii ki, ev sadece uyuduğun değil, aynı zamanda da durduğun yerdir.” Benim için de Ankara’nın anlamı bu kadar kuvvetli. Ne yaparsam yapayım, sonunda Ankara’ya dönebileceğimi bildiğim için bu rahatlıkla ve güvenle istediğimi yapabiliyorum sanırım.


Çocukluğunu bize biraz anlatabilir misin Anıl? Hep böyle herkesin cesaret edemediği kararları alabilen bir çocuk muydun? Ailen nasıldı sana karşı?


Annemin anlattığına göre çok geç yürümeye başlamışım, herhalde bunun da etkisi ile koşarak ilerliyormuşum. Yolda olma halinin de bende benzer bir etkisi var. Bir çoklarının aksine, hiçbir zaman uzun ve farklı yolculuklara çıkan bir aile olmadık ben çocukken. Yılda tek bir kere gittiğimiz belirli yerler vardı. Biraz da bunun etkisiyle sanırım, üniversite sonrasında koşturdum her yeri görmek, deneyimlemek adına.


Aileme gelince; herhalde onların desteği ve güveni olmasa bu günlere gelemezdim. Genelde hayatla ilgili kararlarımı alırken kısıtlayıcı olmak yerine, deneyimleyip kendi kendime öğrenmemi desteklediler. Bunu yaparken de güvenlerini her seferinde hissettirdiler.


Bu gezi kararını vermende bir arayış söz konusu muydu? Yani amaç sadece yeni yerler görmek miydi yoksa aynı zamanda kendini bulmak da amaçlardan biri olabilir mi? Gezi kararını içsel olarak tetikleyen şeyi merak ediyorum.


Ben yola çıkarken herhangi bir arayış içinde değildim. Sadece bu "yolda" halini deneyimlemek istiyordum. Her yeni güne başka, yeni bir yerde uyanmak, yeni insanlarla tanışmak, yeni hayatlara dokunmak istiyordum. Biraz da içimdeki merak tetikliyordu bunu. O yüzden bunun yapılabildiğini, böyle bir süreçten geçmenin mümkün olduğunu görünce; kendime “Ben neden bunu denemiyorum?” diye sordum. Bu fikir kalbime konduğunda da, yola çıkana kadar hiç de arkama bakmadım zaten.


Yolda olma hali ise, özellikle de uzun yolculuklarda, tamamen bir içsel yolculuğa dönüşüyor zaten. Sizi büyütüyor, değiştiriyor, dönüştürüyor. O yüzden sadece gittim, gördüm diyemiyorum; gittim, büyüdüm, geldim diyorum.


Peki gezi sonrasında Anıl değişti diyebilir misin? Giden ve dönen Anıl iki farklı insan mı?


Tamamen iki farklı insan söz konusu diyemem; fakat hayata bakışımda derinden farklılıklar olduğunu söyleyebilirim. Daha büyümüş, olgunlaşmış bir insan haline getirdi bu yolculuk beni. Maddiyattan öte, maneviyatın ve deneyimlerin on plana çıktığı, daha basit şeylerle mutlu olabilen bir insana dönüştürdü.


Uluslararası insani yardım kuruluşlarında çalıştığını söyledin. Bu bir tercih mi? Okuduğun bölümü nasıl seçtin? Sonra böyle bir alanda çalışma motivasyonun ne oldu?


Lisedeyken de diplomasi ve farklı ülkeler arasındaki ilişkileri ilgilendiren konulara meraklıydım. Üniversite tercihlerini yaparken bu nedenle, "Uluslararası İliskiler"den başka bölüm yazmamıştım. Üniversite boyunca farklı ülkelerin “hikayelerini” öğrenmek hoşuma gitmişti, şans eseri mezun olduktan sonra da okuduğum alanla ilgili işlerde çalışabildim. Daha çok uluslararası kalkınma projelerinde görev alıyordum. Bu projeler biraz daha kurum odaklıydı.


Yolculuğumdan sonra, çalısmak istediğim alanın biraz daha insan odaklı olmasını istedim. O ana kadar aldığım şeyi verebileyim istedim. Yolculuğum sona yaklaşırken önumde iki ihtimal vardı; ya o dönemde yeni yeni başlayan Suriye krizi mağdurlarına destek amaçlı Gaziantep’te çalışacaktım, ya da Afrika’ya gönüllü çalışmaya gidecektim. Ben de ilkini seçtim. İnsani yardım alanına geçişimin üzerinden dört sene geçti ve hala iyi ki bu alanda çalışıyorum diyorum.


Anıl bu arada el yapımı seramikle uğraşıyor. Bana birçok güzel tabak getirdi. Bu seramik işine nasıl karar verdin Anıl? İçinde bir sanat ya da zanaat arayışı hep var mıydı? Yoksa sonradan mı oldu? Küçük Anıl mesela, sanatçı ruhlu bir çocuktu diyebilir misin?


Özellikle sanat olsun diye değil çabalarım aslında ama tüketim odaklı bir dünyada, bir şeyler üretmeyi ve üretebilmeyi çok seviyorum. Hayatımın her döneminde de sanırım bir şeyler üretme merakım vardı. Çocukken de kendi kendime “sanat eserleri” üretiyordum etrafta bulduklarımdan. Sonrasında da çoktur bezlerden bebekler yaptığım, el yapımı kartpostallar hazırladığım, oyun hamurlarından heykeller yaratıp insanlara hediye ettiğim.


Tekrar rutin düzenin bir parçası olunca, toprağa dokunma isteğimin de etkisiyle seramikle tanıştım. Seramik hayatıma girince de daha çok işlevsel özelliği olan şeylere odaklandım. Yani günlük tabak, bardak gibi. Ürettiğim şeyleri günlük hayatta da kullanabilmek, çamurdan bir şeyler var edebilmek apayrı bir tatmin veriyor bana.


Anıl bundan sonra ne yapmak ister? Belli ki hayalleri hiç bitmeyen biri. Herkesin hayallerinden birini gerçekleştirdim ama daha peşinden koşacak hayallerim var diyor musun?


Tabii ki. Hayalsiz yaşayabilir mi insan? Yolculuk anlamında bile hala gitmek istediğim, görmek istediğim onlarca ülke var. Bitmek bilmeyen, yapmak istediklerimi sıraladığım bir deneyimler listem bile var. Bazıları makul, bazıları değil ama elbet adım adım o listedekiler de azalır. Mesela Vanuatu’ya gidip balinalarla yüzmek istiyorum, And Dağları’nda uzun soluklu yürüyüş turlarına katılmak istiyorum, Afrika kıtasını baştan başa geçmek istiyorum...

Hayata ve varoluşumuza nasıl bakıyorsun? Bu soruyu herkese sormayı planlıyorum. Bir anlam arayışın var mıdır? Anıl’ın gözünden ve düşüncelerinden anlatabilir misin bize hayatı?


Hayatta iki şeye çok önem veriyorum. Bunlardan ilki, deneyimlediklerim. Her günü aynı yaşayacak bir lükse sahip olmadığımı düşünüyorum bu ölümlü dünyada. Bu nedenle deneyimlemek istediklerimin ve hayallerimin peşinden gitmeyi tercih ediyorum, bir şeyleri ertelemek yerine. İkincisi ise; sevdiklerime yeterince zaman ayırabilmek. Aileme, arkadaşlarıma elimden geldiğince vakit yaratmaya uğraşıyorum. Çünkü bu bağlar olmadan birçok şey de anlamını yitiriyor.


Böyle derin bir sorunun ardından, şaşırtacak basitlikte bir soruyla sonlandıralım röportajı. Bu soruyu sormazsam ölürüm. İkisinde de yaşayan biri olarak, sence; Ankara mı, İstanbul mu?


Haha – kalpten Ankaralı olan birisi için cevap tabii ki net; Ankara. Her ne kadar İstanbul’un canlılığını, renklerini, dinamiğini sevsem de; Ankara’daki ev hissini kolay kolay başka bir şehre değişmem.


Çok teşekkür ederim Anıl bu fazlasıyla ilham verici sohbet için. Eklemek istediğin bir şey, vermek istediğin bir tavsiye var mıdır?


İlk olarak çok teşekkür ederim, güzel sözlerin ve ayırdığın zaman için. İkinci olaraksa bütün zorluklara rağmen, her zaman her şeyin bir yolu olduğuna inanan taraftanım. Bu nedenle çok klişe gelecek ama hayalleri ertelemeyin demekten başka bir tavsiyem yok.


Herkese Anıl'ın cesaretinden, yaşamaya olan bitmeyen hevesinden ve kendini çok iyi tanıyan tavrından diliyorum. Konfor alanlarını terk etmeye bir parça dahi olsa cesaret edenlere ilham olsun bu hikaye...


Anıl hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz.


Anıl’ın TED konuşması: http://tedxreset.com/content/anil-kangal/

 
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 13 Nis 2018
  • 4 dakikada okunur

Kaktüs Smoothies&More'un sanırım bende her zaman özel bir yeri olacak çünkü kafamdakiler.com için ilk yazım olan “Seçim Paradoksu”nun temellerini burada atmıştım. Yazarların müdavimi olduğu mekanlar olurmuş. Örneğin; Hemingway romanlarından bir tanesini "La Closerie Des Lilas"da yazmış. Müdavimi olduğu başka cafe'lerde de çalışır, vakit geçirirmiş. Mekânlar hakkında çok sevdiğim görünmeyen etki de işte burada yatıyor. Motivasyon ve ilham.


İnsan; özellikle çalışırken motive olmak istediğinde, sessizlikle gürültü arasındaki o ince dengeyi sağlayan yeri arıyor. En azından bende böyle gelişiyor bu süreç. Ne sıkılacağım kadar sessiz, ne de kelimelerimi kaybetmeme sebep olacak kadar gürültülü olmalı çalıştığım mekân. Bu konuda bize sunulan seçeneklerse genelde şu şekilde oluyor; ya bizleri sosyal paylaşımın ve grup çalışmasının motive ettiği düşüncesiyle aslında gürültünün engellenemediği, estetikten yoksun, verimsiz alanlarda çalışmaya maruz bırakıyorlar, ya da statüyü gerekçelendirerek kapalı kapılar ardına kapatıyorlar. Kalabalık içinde sessizlik istiyorsanız da, kütüphane denen, kutsallığı kimileri için tartışılmaz olan ancak içinde çıt çıkaramadığınız, sessizliği içinizde gittikçe büyüyen bir kasvete sebep olan ortamda çalışmak zorundasınız. İşte bu çelişki yumağı içinde, arzulanan denge bir türlü sağlanamadığı için cafe’lerde çalışmak günden güne daha cazip hale geliyor. Tam burada “Neden evinde çalışmıyorsun?” sorusu akıllara gelebilir. Dışa dönük bir insan olarak, insanlardan motive olduğum gerçeğini dışa dönük arkadaşlar çok iyi bilirler. Diğerleri içinse ev kavramı; rahat ve motive edici bir yerse eğer, olabilecek en iyi tercihtir.



Kaktüs&Smoothies&More’da hafif bir müzik çalıyor, iddialı değil. Müzik dışında duyduğunuz şey ise “insan konuşmaları”, kuru gürültü değil. Yanında bir de bu mütevazi ortama uyum sağlayan abartılı değil, hafif ve sağlıklı yiyecek içecekler mevcut. Yazarken motive olmak için daha ne isteyebilirim? Neden ilk yazıma burada başladığıma şaşırmamak gerek, sanırım aradığım her şey çabasız ve abartısız şekilde bir araya toplanmış.


Mekânın çıkış noktası adından da anlaşılabileceği gibi Smoothie. Sahi, Ne zaman, nasıl girdi bu smoothie’ler hayatımıza? Keşfettiğim günden beri, tabir-i caizse benim gibi "uyuşuklar" için lezzetli ve pratik yiyecek anlayışıma nihai bir çözüm olarak gördüğüm ve tüketmeye başladığım smoothie, sağlıklı yiyecek kombinasyonunun içecek haline dönmüş hali. İçecek istemiyorsanız, en baştaki fotoğrafta gördüğünüz gibi kâse şeklinde de sunuluyor. Bu mütevazi ama zevkli ortama da uyabilecek en iyi seçim aslında. Ya da ortam mı onun çevresinde şekillenmiş demeliyim?


Mekânda yalnızca smoothie’ler sunulmuyor, sağlıklı konsepte uygun olarak farklı sandviç, salata, çay çeşitleri ve diğer seçenekler de mevcut.


Gidip görmenizi teşvik edecek kısım buraya kadar. Mekanla ilgili kendi deneyimlerinize sahip olmanızı tavsiye ediyorum. Benim gibi hikâye içerikli mevzulara kafayı takmış olanlarsa okumaya devam edebilirler.



Mekanın başındaki hanımefendi ile çok güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Kendisi bir Y kuşağı temsilcisi ve üniversite mezunu. Okuldan sonra, çalışan insanlardan oluşan çevresinden edindiği devlet ve özel sektör izlenimi ona hiç de çekici gelmemiş. Ne tesadüf! Hepimizi farklı bir arayışa iten de bu durum değil midir zaten? Kimimiz deneyimleyerek, kimimizse daha akıllıca davranıp paylaşılan tecrübelerden yola çıkarak seçiyoruz başka bir alternatifi. Çevremiz her gün daha hızlı bu örneklerle doluyor. Bu konunun “Sisteme neler oluyor?” bakış açısından sorgulanması ve normalmiş gibi davranılmaması için, bir başka yazıda kesinlikle yer vermek istiyorum.


Mezun olduktan sonra edindiği yurtdışı tecrübesi, orada karşılaştığı sağlıklı yaşam üzerine kurulmuş mekanlar da bakış açısına ve yapmak istediklerine hayli katkıda bulunmuş. Sonra düşmüş hayalinin peşine.


Sermaye konusunda KOSGEB desteği almış. Genç ve kadın girişimciler için muhakkak kullanılması gereken bir fırsat. Mekân kirasının bütçeye uyması, mekân için doğru yerin ve kullanılabilecek maksimum alana sahip bir yerin seçilmiş olmasının, dikkat edilmesi gereken konular olduğunun özellikle altına çiziyor.


Mekan, Ayşenur Hanım’ın zevkini ve belli ki ruhunu yansıtan açık ve doğal renkler ve dikkatli baktığınızda anlamını kavrayacağınız objelerle donatılmış. Müzik listesini de Ayşenur Hanım kendisi hazırlıyor.


Mekânda sunulan içeriğin sürekli yenilenebilir olmasının, eklemeler yapılmasının talep edildiğini belirtiyor. Bu görüşü ve tavsiyesi özellikle dikkatimi çekti. Değişim; yeni fikirler ve deneyimler için yaşayan bizler için ekmek, su gibi vazgeçilmezdir. Yalnız burada kaçırılmaması gereken önemli bir nokta var. Denkleme değişimi katarken, orijinale sadık kalabilmek. Mekânın ruhunu ne olursa olsun korumak. Sürekli açıp kapanan mekânlarda dikkatimi çeken yegâne gerçek şu olmuştur: Taleplere ve ekonomik kaygılara göre, mekânın tasarımını ve sunduğu içeriği sürekli değiştirir ve yenilerler. Ne yaparlarsa yapsınlar, olmuyordur. Bunun iki sebebi olabileceğini düşünüyorum. Birincisi mekân için ne istediklerini bilmezler, yani ruh yoktur, yalnızca ekonomi vardır. İkincisiyse; yer ve mekân seçiminin, sahip olduğu düşünülen ruhla uyum göstermemesidir. Yani ruh ve beden uyumlu değildir. Bu açıdan bakıldığında Kaktüs'ün uyumu çok yerinde görünüyor.


"Bir mekândan yine ne derin çıkarımlar yaptın" diyen dostlarıma, Kaktüs& Smoothies& More’u deneyimlemeyi tavsiye ediyorum. Yeri Tunalı Bülten Sokak’ta. Bülten Sokak’ta hikayesi dinlenilmeye değer daha nice mekanlar var. Bu bölge bir gün Ankara'nın tüm yaratıcı çalışanlarının ortak buluşma noktası olsa keşke diye hayal ediyorum. İkinci tavsiyemse, bu yazılardan hareketle mekânlara bir de size hissettirdikleri, yani “mekan ruhu” penceresinden bakmanız. Üçüncü ve son tavsiyemse verilen emeği görmeniz. Zira; anlatmış olduğum mekan sahipleri, neredeyse bütün vakitlerini buraya harcıyorlar. Burası onların hayatı. Bu işe yüreklerini koyuyorlar, tam da olması gerektiği gibi.


Bu yazıyı bir mesaj kaygısıyla bitirme derdindeyim aslında. O da şudur ki; “Bir mekân açalım, başına da birini koyalım düşüncesiyle mekân olunmuyor. Bu iş de, her iş gibi aslında “işin” olmayı değil, “hayatın” olmayı bekliyor. Kendi ruhunu mekânın ruhuna kattığında insanlar er ya da geç bunun farkına varıyor. Böylece bir mekan kendi müdavimlerini yaratabiliyor.


Bu ruhu taşıyor ve başkalarının ilham aldığı yer olmak istiyorsanız bu işe girişmelisiniz. Ne dersiniz, siz de bir Kaktüs Smoothies&More yaratabilir misiniz?

 

Ankara'da filtresiz yaşamak zor. Böyle olunca; çekmiş olduğum fotoğrafa renk katma ihtiyacım da Şekil A'da görüldüğü gibi gerçekleşti. Gri şehir klişesini kafanızdan geçirdiğinizi duyar gibi olsam da isyan etmeyeceğim. Doğru, haklısınız. Yalnız bu gri şehrin bir özelliği vardır ki; mekanlar, insanlar ve olaylar hakkında daha derin düşünmeye zorlar sizi.


Ankara'nın birçok sanatçı, yazar, akademisyen, gazeteci çıkarması ile de ünlü bu "düşünme" ve "düşündürme" özelliği, bir parça benim içimde de yer etmiş olmalı. Bu gri şehir belki de her insana; renkli olanın farkını ve değerini anlaması için yardım ediyor. Renkli bir düşünce, renkli bir eylem, renkli bir ortam, belki olması gerekenden daha fazla cezbediyor her Ankaralı'yı. Şimdi düşünüyorum da; renkli olanı arama ihtiyacı, estetik ve mekân anlayışımla ilgili güçlü bir farkındalık oluşması şeklinde tezahür etmiş olmalı bende. Zira benim için “bir yerde olmak” olgusu, “bir şey yapıyor olma”nın önüne geçiyordu her zaman. Çoğu seçimimi de böyle yaptığımı fark ediyorum bugünlerde. Örneğin; kasvetli bulduğum mekanlarda o anki işimi ne kadar seversem seveyim çalışamıyor, çok sevdiğim mekanlarda ise boş olsam dahi sıkılmadan saatlerce vakit geçirebiliyorum. Bundandır ki; mimari, estetik ve tasarımın değdiği her alan, her ürün benim için ilgilenilmeye değer oldu.


Özellikle “mekan algısı” kavramından ve bir mekanın insana sosyal ve psikolojik aidiyet duygusunu yaşatabiliyor oluşundan çok etkilendim. İnsanın mekanı kendi varlığıyla özdeşleştirebilmesi, tekrar hatırlamaya değer bulması ve mekanın kendini özletir bir atmosferi yaratabilmiş olması, orayı sizin için vazgeçilmez yapan etmenler. Bunların hepsi sizde bir hisler bütününü oluşturuyor. Bir cafe ya da restoranı sevdiğim mekan kategorisine koyabilmem için, mekanın sunduğu içerikten çok, o mekanda vakit geçirirken hissettiğim duygular, orayı sevmemde daha çok rol oynuyor. Tam olarak tasarımın hedef kitlesinde istediği bir vatandaş olduğum kesin. Fark etmiyoruz ama hepimiz öyleyiz. Tercihlerimizin ve mutluluğumuzun arkasındaki görünmeyen etmen -iyi tasarım- her zaman üzerine düşünmeye, yazmaya ve belki bir gün içine dahil olmaya değer bir konu olacak benim için. İşte bu konulara; "estetik mekan arayışı"mı dert edinerek dalıyorum sevgili okurlar.


Çoğu zaman; bir mekanda kaliteli yiyecek içecek sunulması da önemli bir etken olmakla birlikte, bu duygular bütünü meselesi sebebiyle, mekan ruhu ile benim beklentilerim uyuşmazsa oranın müdavimi olmam imkansızdır. Bu durum, günümüzde yaygın olarak her yerde karşılaştığımız ve artan kahve kültürüyle birlikte hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen cafe’ler için çok daha mühim hale geldi. Biliyorsunuz ki; artık cafe’lere yalnızca kahve ve çay içmek için değil, arkadaşlarımızla kaliteli zaman geçirmek, bazen yalnız başımıza hoş bir müzik dinleyerek düşüncelere dalmak, bazen de yeni nesil bir kütüphane mantığıyla sadece çalışmak için gidiyoruz. Öyle ki; mekanlar artık, sırf kendimizi ait hissettiğimiz bir komünitenin parçası olabilmek için dahi gittiğimiz yerler haline geldi. Bu nedenle artık mekanların da yalnızca güzel yiyecek ve içecek sunan yerler olma anlayışının üzerine koyması gerektiğinin farkındayız.


İstanbul’da yaşadığım kısa süre içinde; yaratıcı fikir açısından her seferinde beni şaşırtan ve birbirlerinin benzeri olmayan birçok mekanı deneyimledikten sonra gözlerim, Ankara'daki ciddi mekan açlığını daha yakından görmüş oldu. Yıllardır Ankara’nın bu konudaki eksikliğinin farkındaydım. Kimilerinin" sorunlu" olarak nitelendirdiği, benimse parçası olmaktan gurur duyduğum, ufak adımlarla ama gerçek değişimi başlatan nesil olarak nitelendirdiğim "Y kuşağı"nın iş hayatına atılmasıyla birlikte bu açığın kapanacağı konusunda her daim inancım tamdı. Nitekim; Ankara’ya 1,5 senenin ardından geri döndüğümde, inancımla paralel olarak, bu kısa sürede açılmış olan yeni ve butik mekanlar tarafından karşılanmak beni ziyadesiyle mutlu etti. Evet, hala çok azlar ancak kesinlikle umut vaat ediyorlar.


Bu mekanlara yakından baktığınızda ortak özelliklerini rahatça görebiliyorsunuz. Birinci ortak özellikleri; muhakkak sınırlı bir sermayeyle ve gençler tarafından kurulmuş olmaları. İkincisi ise; gençlerin çoğunluğunun eğitimli olması ve bu mekanları "mevcut sistemin dışında bir hayat mümkün" mottosuyla kurmuş olmaları. Bu nedenle ilmek ilmek emekleriyle ve hayalleriyle dokumuşlar her köşesini. Mekanın ruhu işte tam da bu noktada devreye giriyor. Tasarıma belki çok para harcanamıyor ama “zevkli, kaliteli ve estetik olmak için paraya ihtiyaç yoktur” düşüncemi doğruluyorlar. Başkasının hayalinin içinde bir kahve alıp, cam kenarında yudumladığınızın öyle farkındasınız ki…


Aradığım ruhun buralarda vücut buluyor olması sebebiyle, mekanların Ankara’da tutunmasını gerçekten çok istiyorum. Hem mekan ruhunun insanın motivasyonuna nasıl etki ettiğini kendimden çok iyi bildiğim için, hem de o mükemmel hayallerin sahibi, rol model olduklarını düşündüğüm insanlar için, hem de sanatın, vizyonun, yeninin, farklının ve en çok da estetiğin peşinde olan ama bu konuda şanssız olduğunu düşünen çok yönlü Ankara’lılar için. Başka bir Ankara mümkün demek istiyorum! (Çok sevdiğim Cem Seymen’in sloganından esinlendiğim doğrudur)


Bu motivasyonla yola çıkarak, çok beğendiğim ve tutunmasını istediğim mekanlara, arada sırada, yetişebildiğim ölçüde sitede yer vermeye karar verdim. Bu yazıların içeriği, tanıtımdan ziyade mekan ve hikaye odaklı olacaktır diye tahmin ediyorum. Nihayetinde ortam, çalışanlar ve sunulan ürün ne olursa olsun hikayenin bir parçasıdır. Amacım bugün mekanlarla başlayarak, yarın Ankara'nın başka estetik olanı dert edinmişlerinin hikayelerini paylaşmaktır. Ben de ilk kez denedim. Bu nedenle geliştirici yorumlarınıza, katkılarınıza her daim açığım. Lütfen yazın.


Önümüzdeki hafta ilk mekan hikayesi geliyor. Bu hafta, bu konudaki derdimi anlatmak, meseleye bir giriş yapmaktı niyetim.


Şimdiden keyifli okumalar.


Tuğçe

 
bottom of page