- Tuğçe

- 20 Nis 2018
- 7 dakikada okunur
Çocukluğumuzda ve hatta -büyüyebilmişsek eğer- büyüdükten sonra etrafımızda ilham veren ve hayal kurmamıza sebep olan ne kadar az insan olduğunu fark etmemle başladı bu bölümü yaratma ihtiyacım. Sosyal medya resimlerinden aldığımız türde çoğu sahte ve saniyelik bir ilhamdan bahsetmiyorum. Bize yaşam öyküleriyle ışık tutan yanı başımızdaki arkadaşımız, dostumuz, ailemiz, arkadaşımızın arkadaşı diyeceğimiz insanlardan aldığımız ilhamı kastediyorum. Düşündüm de; bizler büyürken, ekranda değil, yanıbaşımızda bir astronotun yaşam öyküsüne maruz kalmış olsaydık örneğin, uzaya gitmeyi hangimiz hayal etmezdik? Bunlar boş hayaller der miydik yine de?
İlhamı, tam da bu nedenle, uzaklarda aramamak gerek diye düşünürüm ben. Yanı başımızdaki İlham Verenler’in sıra dışı öykülerini sıradanlaştırmak, zoru değil basit olanı keşfetmek, paylaşabilmektir naçizane amacım. Şaşaalı ve ulaşılamaz bir şekilde yüceltmek değil. “Bakın sizin gibi!” diyebilmektir. Uzansan dokunabilirmişsin gibi gelirse eğer, daha ulaşılabilir olur hepimiz için, biliyorum. O yüzden; hani aile ortamında merak edip sormaya çekindiğiniz sorular vardır ya, onları sorayım istiyorum. Bu yolla, belirli periyotlarda taşımaktır amacım onların hikayesini bu köşeye.

Bugünlerde, yazmak gibi yıllarca görmezden geldiğim bir maceraya atılırken; bu bölüme başka bir maceraperest olan çok sevdiğim arkadaşım Anıl’la başlamak çok anlamlıydı benim için. Çok teşekkürler Anıl. Haydi başlayalım hikayeni dinlemeye.
Seni “Tek başına dünyayı gezen kadın” olarak tanıyorlar. En çok gezgin yönünle tanınıyorsun. Bense daha fazlasını biliyorum. Kısaca hikayeni paylaştıktan sonra; Anıl kendini nasıl anlatır, bizimle paylaşır mısın?
Sıcak bir yaz gününde herkesin gri olarak tanımladığı Ankara’da doğdum. Bir çoklarının aksine Ankara’yı denize olmayan kıyıları ile sevip benimsedim. Yıllar yılı süren eğitim hayatıma Ankara’dan sonra kısa bir süre Londra’da devam ettim. Sonrasında da tekrar kürkçü dükkanına dönüp Ankara’da çalışmaya başladım. Dört sene kadar uluslararası kalkınma projelerinde görev aldım.
Bir gün, uzun süren bir tren yolculuğu sırasında tanıştığım bir gezginin hikayesi hayata, beklentilerime ve hayallerime farklı bir açıdan bakmama yardımcı oldu. Onun da verdiği motivasyonla 18 ay sürecek uzun bir yolculuğa çıktım. Bu yolculuk sırasında Asya, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da bir çok ülkeyi ve şehri gezdim, gördüm.
Yolculuk sonrasında Türkiye’ye dönüp önce Gaziantep’te, sonrasında da İstanbul’da sığınmacılar ve göçmenlerle çalışmaya başladım. An itibariyle Libya’da yine insani yardım alanında çalışmaya devam ediyorum.
Anıl kendisini nasıl tanımlar konusuna gelince... Sanırım en zoru insanın kendisini cümlelere dökmeye çalışması. Ama kısaca özetlemek gerekirse; çocukluğundan beri merakının peşinden gitmeye korkmamış, hayallerini olabildiğince büyük tutmuş bir insanım sanırım.
"Dünyayı gezme" meselesine nasıl kafayı taktın? Hadi diyelim taktın bir şekilde, bu cesaret nasıl, nereden geldi? Gerçekten hiç tereddüt etmedin mi bu kararı verirken?
Zaten üniversite hayatı ve sonrasında da olabildiğince çok yolculuk yapmaya çalışıyordum. Her fırsatta, her tatilde kendime gezecek, görecek yeni yerler ayarlıyordum. Zaman içinde hem bu yolculukların mesafesi, hem de süresi giderek uzadı.
2010 yılında dünyanın en uzun tren yolculuğu olan Trans-Sibirya Ekspresinde yolculuk yaparken bir gezginle tanıştım. Bana son iki senedir dünyayı gezdiğinden bahsetti. Daha önce görmediğim, duymadığım şehirlerden hikayelerini anlattı, fotoğraflarını paylaştı. O zaman ilk defa, modern dünyada bir insanin her şeyini geride bırakarak uzun süreli bir yolculuğa çıkabileceğini anladım. Sonra bu fikri içimde sakladım ve büyüttüm. Zamanı geldiğinde de çevremdekilere, arkadaşlarıma ve aileme açtım. İlk adımı attıktan sonra da, gerisini çok düşünmedim açıkçası. Sanırım cesaretim de biraz bu fazla düşünmeme halinden geldi. Öyle ki ilk gün Yeni Delhi’ye gittiğimde kalacak yer bile ayarlamamıştım.
Düşününce en dehşete kapıldığım şeylerden biri, gerçekten tek başına olduğun gerçeği! Bunu düşünmesi bile kolay değil Anıl. Bu gezi sırasında hepimiz gibi anksiyete dehlizlerine düşüp, “Aman Tanrım, tek başıma bir kadın olarak geziyorum. Ne yapıyorum ben? Başıma bir şey gelecek!” anları yaşamadın mı? Dönmek istedin mi?
Bu iki taraflı bir mesele aslında. Bir yandan gerçekten tek başına olma halinin getirdiği tedirginlik var, öbür yandan da insana verdiği güç duygusu. Benim de elbette yolculuk sırasında çok yalnız kaldığım, bu yalnız olma halinden yorulduğum anlar oldu. Fakat tek başınalık duyuları ve algıları oldukça açık tutan bir hal. Her gördüğünüz renk, her duyumsadığınız tat, her aldığınız koku size ayrı bir şeyler katıyor yolculuk sırasında. Bu sürekli bir şeyler öğrenme ve alma hali zaten yolculuğun uzun süre devam etmesini mümkün kılıyor.

Muhtemelen “Ben burada ne arıyorum?" diye kendime sorduğum anlar, heyecandan ve mutluluktan nefesimi kesen anlardan daha azdır ama hiçbir zaman geri dönmek istemedim, ta ki gerçekten dönüş zamanının geldiğini hissedene kadar.
Peki sence yalnız gezmek mi, birlikte gezmek mi? Senin yalnız gezme kararın bilinçli bir tercih miydi? Yoksa bunun üzerinde düşünmedim bile diyebilir misin?
Bu yolculuktan ve kendinizden beklentinize göre farklılık gösteren bir şey. Bazı insanlar kalabalıklar içinde kendilerini var ederler, bazılarının ise tek olmaktan aldığı haz fazladır. Ben bu yolculuğu özellikle tek başıma yapmak istedim. Kendimi daha iyi tanıyabilmek, belirli noktalarda kendimi zorlayabilmek adına. Her ne kadar yolculuğa tek başıma çıksam da, zaten bu süreçte pek de yalnız kalmadım. Otellerde, otobüslerde, trenlerde benzer rotaları gezen insanlarla tanışıp onlarla yola devam ettiğim anlar da çoktur.
Gelelim para konusuna. Ailenle yaşadığın süre içinde, kendi biriktirdiğin para ile gezdiğini biliyorum. Böyle mi gerçekten? İşin iç yüzünü paylaşabilir misin bizimle? Gezi sonuna kadar kimseden maddi destek almadın mı?
Yola çıkmadan önce ailemle beraber yaşıyordum, daha önce de bahsettiğim gibi düzenli ve görece iyi bir maaş aldığım bir işim vardı. Maaşım sadece kişisel harcamalarıma gidiyordu, bu da bu dört sene boyunca iyi bir miktar para biriktirmeme yardımcı oldu. Arkadaşlarım krediye girerek ev ve araba alırken, ben de birikimimi bu yolculuğa harcamış oldum. Yolculuk sırasında ailem de dahil, herhangi birinden maddi destek almadım.
Yaptığın işte dahi farklı dönemlerde farklı yerlerde olmak işin bir parçasıyken, senin Türkiye’ye ve özellikle Ankara’ya olan sevgini ve bunca yer görüp gezdikten sonra yine de “dönmek” arzunu biliyorum. Neden hep dönmek? Bunun altında ne yatıyor sence? Özlem mi?
Pico Iyer’in beni çok güzel anlatan bir konuşması var: “Movement was only as good as the stillness that you could bring to it to put into perspective. But movement, ultimately, only has a meaning if you have a home to back to. And home, in the end, is of course not just the place where you sleep, it’s the place where you stand.” Yani diyor ki; “Hareket sadece, durgunluğu içine aldığın kadar iyidir. En nihayetinde, dönebileceğin bir evin varsa eğer, hareketin de anlamı vardır. Sonuçta, tabii ki, ev sadece uyuduğun değil, aynı zamanda da durduğun yerdir.” Benim için de Ankara’nın anlamı bu kadar kuvvetli. Ne yaparsam yapayım, sonunda Ankara’ya dönebileceğimi bildiğim için bu rahatlıkla ve güvenle istediğimi yapabiliyorum sanırım.
Çocukluğunu bize biraz anlatabilir misin Anıl? Hep böyle herkesin cesaret edemediği kararları alabilen bir çocuk muydun? Ailen nasıldı sana karşı?
Annemin anlattığına göre çok geç yürümeye başlamışım, herhalde bunun da etkisi ile koşarak ilerliyormuşum. Yolda olma halinin de bende benzer bir etkisi var. Bir çoklarının aksine, hiçbir zaman uzun ve farklı yolculuklara çıkan bir aile olmadık ben çocukken. Yılda tek bir kere gittiğimiz belirli yerler vardı. Biraz da bunun etkisiyle sanırım, üniversite sonrasında koşturdum her yeri görmek, deneyimlemek adına.
Aileme gelince; herhalde onların desteği ve güveni olmasa bu günlere gelemezdim. Genelde hayatla ilgili kararlarımı alırken kısıtlayıcı olmak yerine, deneyimleyip kendi kendime öğrenmemi desteklediler. Bunu yaparken de güvenlerini her seferinde hissettirdiler.
Bu gezi kararını vermende bir arayış söz konusu muydu? Yani amaç sadece yeni yerler görmek miydi yoksa aynı zamanda kendini bulmak da amaçlardan biri olabilir mi? Gezi kararını içsel olarak tetikleyen şeyi merak ediyorum.
Ben yola çıkarken herhangi bir arayış içinde değildim. Sadece bu "yolda" halini deneyimlemek istiyordum. Her yeni güne başka, yeni bir yerde uyanmak, yeni insanlarla tanışmak, yeni hayatlara dokunmak istiyordum. Biraz da içimdeki merak tetikliyordu bunu. O yüzden bunun yapılabildiğini, böyle bir süreçten geçmenin mümkün olduğunu görünce; kendime “Ben neden bunu denemiyorum?” diye sordum. Bu fikir kalbime konduğunda da, yola çıkana kadar hiç de arkama bakmadım zaten.
Yolda olma hali ise, özellikle de uzun yolculuklarda, tamamen bir içsel yolculuğa dönüşüyor zaten. Sizi büyütüyor, değiştiriyor, dönüştürüyor. O yüzden sadece gittim, gördüm diyemiyorum; gittim, büyüdüm, geldim diyorum.
Peki gezi sonrasında Anıl değişti diyebilir misin? Giden ve dönen Anıl iki farklı insan mı?
Tamamen iki farklı insan söz konusu diyemem; fakat hayata bakışımda derinden farklılıklar olduğunu söyleyebilirim. Daha büyümüş, olgunlaşmış bir insan haline getirdi bu yolculuk beni. Maddiyattan öte, maneviyatın ve deneyimlerin on plana çıktığı, daha basit şeylerle mutlu olabilen bir insana dönüştürdü.
Uluslararası insani yardım kuruluşlarında çalıştığını söyledin. Bu bir tercih mi? Okuduğun bölümü nasıl seçtin? Sonra böyle bir alanda çalışma motivasyonun ne oldu?
Lisedeyken de diplomasi ve farklı ülkeler arasındaki ilişkileri ilgilendiren konulara meraklıydım. Üniversite tercihlerini yaparken bu nedenle, "Uluslararası İliskiler"den başka bölüm yazmamıştım. Üniversite boyunca farklı ülkelerin “hikayelerini” öğrenmek hoşuma gitmişti, şans eseri mezun olduktan sonra da okuduğum alanla ilgili işlerde çalışabildim. Daha çok uluslararası kalkınma projelerinde görev alıyordum. Bu projeler biraz daha kurum odaklıydı.
Yolculuğumdan sonra, çalısmak istediğim alanın biraz daha insan odaklı olmasını istedim. O ana kadar aldığım şeyi verebileyim istedim. Yolculuğum sona yaklaşırken önumde iki ihtimal vardı; ya o dönemde yeni yeni başlayan Suriye krizi mağdurlarına destek amaçlı Gaziantep’te çalışacaktım, ya da Afrika’ya gönüllü çalışmaya gidecektim. Ben de ilkini seçtim. İnsani yardım alanına geçişimin üzerinden dört sene geçti ve hala iyi ki bu alanda çalışıyorum diyorum.
Anıl bu arada el yapımı seramikle uğraşıyor. Bana birçok güzel tabak getirdi. Bu seramik işine nasıl karar verdin Anıl? İçinde bir sanat ya da zanaat arayışı hep var mıydı? Yoksa sonradan mı oldu? Küçük Anıl mesela, sanatçı ruhlu bir çocuktu diyebilir misin?
Özellikle sanat olsun diye değil çabalarım aslında ama tüketim odaklı bir dünyada, bir şeyler üretmeyi ve üretebilmeyi çok seviyorum. Hayatımın her döneminde de sanırım bir şeyler üretme merakım vardı. Çocukken de kendi kendime “sanat eserleri” üretiyordum etrafta bulduklarımdan. Sonrasında da çoktur bezlerden bebekler yaptığım, el yapımı kartpostallar hazırladığım, oyun hamurlarından heykeller yaratıp insanlara hediye ettiğim.
Tekrar rutin düzenin bir parçası olunca, toprağa dokunma isteğimin de etkisiyle seramikle tanıştım. Seramik hayatıma girince de daha çok işlevsel özelliği olan şeylere odaklandım. Yani günlük tabak, bardak gibi. Ürettiğim şeyleri günlük hayatta da kullanabilmek, çamurdan bir şeyler var edebilmek apayrı bir tatmin veriyor bana.
Anıl bundan sonra ne yapmak ister? Belli ki hayalleri hiç bitmeyen biri. Herkesin hayallerinden birini gerçekleştirdim ama daha peşinden koşacak hayallerim var diyor musun?
Tabii ki. Hayalsiz yaşayabilir mi insan? Yolculuk anlamında bile hala gitmek istediğim, görmek istediğim onlarca ülke var. Bitmek bilmeyen, yapmak istediklerimi sıraladığım bir deneyimler listem bile var. Bazıları makul, bazıları değil ama elbet adım adım o listedekiler de azalır. Mesela Vanuatu’ya gidip balinalarla yüzmek istiyorum, And Dağları’nda uzun soluklu yürüyüş turlarına katılmak istiyorum, Afrika kıtasını baştan başa geçmek istiyorum...
Hayata ve varoluşumuza nasıl bakıyorsun? Bu soruyu herkese sormayı planlıyorum. Bir anlam arayışın var mıdır? Anıl’ın gözünden ve düşüncelerinden anlatabilir misin bize hayatı?
Hayatta iki şeye çok önem veriyorum. Bunlardan ilki, deneyimlediklerim. Her günü aynı yaşayacak bir lükse sahip olmadığımı düşünüyorum bu ölümlü dünyada. Bu nedenle deneyimlemek istediklerimin ve hayallerimin peşinden gitmeyi tercih ediyorum, bir şeyleri ertelemek yerine. İkincisi ise; sevdiklerime yeterince zaman ayırabilmek. Aileme, arkadaşlarıma elimden geldiğince vakit yaratmaya uğraşıyorum. Çünkü bu bağlar olmadan birçok şey de anlamını yitiriyor.

Böyle derin bir sorunun ardından, şaşırtacak basitlikte bir soruyla sonlandıralım röportajı. Bu soruyu sormazsam ölürüm. İkisinde de yaşayan biri olarak, sence; Ankara mı, İstanbul mu?
Haha – kalpten Ankaralı olan birisi için cevap tabii ki net; Ankara. Her ne kadar İstanbul’un canlılığını, renklerini, dinamiğini sevsem de; Ankara’daki ev hissini kolay kolay başka bir şehre değişmem.
Çok teşekkür ederim Anıl bu fazlasıyla ilham verici sohbet için. Eklemek istediğin bir şey, vermek istediğin bir tavsiye var mıdır?
İlk olarak çok teşekkür ederim, güzel sözlerin ve ayırdığın zaman için. İkinci olaraksa bütün zorluklara rağmen, her zaman her şeyin bir yolu olduğuna inanan taraftanım. Bu nedenle çok klişe gelecek ama hayalleri ertelemeyin demekten başka bir tavsiyem yok.
Herkese Anıl'ın cesaretinden, yaşamaya olan bitmeyen hevesinden ve kendini çok iyi tanıyan tavrından diliyorum. Konfor alanlarını terk etmeye bir parça dahi olsa cesaret edenlere ilham olsun bu hikaye...
Anıl hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz.
Anıl’ın sitesi: https://www.postcardsfromtheglobe.com/
Anıl’ın TED konuşması: http://tedxreset.com/content/anil-kangal/





