top of page
Ara

Beş kişilik bir arkadaş grubusunuz. Küçücük masa ve sandalyeleri camın hemen önüne yaslanmış o pek klasik cafe’lerden bir tanesinde oturuyorsunuz. Hava çok sıcak. Öyle ki; içinizi bir yudumda hızlıca serinletecek birer içecek sipariş etmişsiniz. Fazlası ağır gelir. Zira milletçe çok fazla yediğiniz de söylenemez. Beşiniz de kadınsınız, beşiniz de şık. Beşiniz de korkusuzca, umarsızca uzatmışsınız bacaklarınızı ikinci bir sandalyeye. Çünkü o kısa topukların üzerinde, o sonu gelmek bilmeyen bulvarlarda yürümekten yorulmuşsunuz. Ne olacak, uzatıvermişsiniz işte ayaklarınızı bir güzel. Yolun ortası demeden, bakan olur mu diye korkmadan. Bakan olur mu, ayıp olur mu, yargılayan olur mu diye bir endişe kırıntısı beynininizi meşgul dahi etmeden. İnsansınız çünkü. İnsan yürüyünce yorulur. İnsan, özgürlüğün destan olduğu, estetiğin lüks değil bir yaşam tarzı olarak görüldüğü, iliklere kadar işlediği bir şehirde ayaklarını uzatmak ve güneşi içine doldurmak istemez mi en sevdiği arkadaşlarıyla beraber? İster elbet. Fakat o pozu verirken hiç düşünmemişsiniz, kadın olmanın pek de kolay olmadığı bir ülkeden, kısacık süreyle tatile gelen bir başka kadın bu pozu görür de ne yapar diye…

Ne yapsın? Bu kadın bu pozu görür görmez, ayaklarını caddeye doğru uzatıp oturamadı tabi. Bu kartpostalı hemen satın aldı ve yazısının çıkış noktasını buldu. “Nerede yenir, nerede içilir, nerede gezilir”leri anlatmaktan ziyade “Nasıl yaşanır”ı anlatacaktı, o kadınlar gibi. Olur da bir kadın bu güzel şehre seyahate gelirse, günün sonunda, “O kadınlar gibi bir gün geçirdim.” desin istedi.


Kadın sabah uyandı. Kahvaltı etmek için hiç acele duymadı. Güzel giyinmek için vakit ayırdı ama. Çorabı, elbisesi, trençkotu ve ikinci el şapkası da hazırsa güne başlayabilirdi artık. St. Germain bulvarında yürüdü. Sorbonne’da ara sokakların birinde, bir kafeye oturdu. Telefon uygulamasından en yüksek puanlı olanı değil, gözüne en güzel geleni seçmişti. La Creperie. Bir kahve, bir de üzeri kristal şekerli krep sipariş etti. Kahvaltısını ederken sandalyesini caddeye doğru çevirdi. Bu şehirde yanına en sevdiklerini almalı ama muhakkak caddeye dönerek oturmalıydın, kalabalıkları kaçırmamalıydın. Kahvaltısını bitirir bitirmez hemen harekete geçti.


Seine nehrinin kenarından yürüyerek görkemli Notre Dame Katedrali’nin tam çaprazında bulunan Shakespeare and the Company’e geldi. Ziyadesiyle büyülendiği için bir süre içeri girmekte zorluk çekti. Önce dışarıdaki ikinci el kitapları kokladı. Bir tanesini satın almak üzere eline aldı. Hemingway, Fitzgerald, Joyce’un müdavimi olduğu bu kitapçıda, şimdi o, 1950’lere ait ikinci el bir kitap satın alabiliyordu. Dün de yine onların müdavimi olduğu bir mekanda kahve içtiğini hatırladı. Kitapçıyı gezdi, dışarı çıktı, göğe baktı, teşekkür etti.


Picasso müzesini gezmek üzere Marais bölgesine doğru yola çıktı. Bu kelimenin bataklık anlamına geldiğini duyunca hayli şaşırdı. Ne bataklığı yahu, çiçek açıyordu sokaklarında. Sanat galerilerinin, butiklerin arasında kaybolarak, hatta dayanamayıp birkaç tanesinin içinde gereğinden fazla vakit geçirerek sonunda müzeye vardı. Picasso’nun elinin değdiği tabloları ve heykelleri büyülenerek inceledi. Guernica’nın hikayesini ilk kez öğrendi ve bitmeyen cahilliğine üzüldü bir kez daha. Renklerle bu kadar iç içe olan sanatçının, savaşın çarpıcılığını ifade etmek için siyah beyaz ve gri renkleri seçmesini hayretle izledi. İspanya’nın bir kasabası olan Guernica’nın, Nazi ve faşist İtalyan kuvvetleri tarafından bombalanması nedeniyle yaşanan katliamı ve tamamen yerle bir olan Guernica’yı resmetmişti.


Müzeden ayrıldı, birden hatırladı. Bugün Perşembeydi ve Bastille bölgesinde Paris’in en güzel semt pazarlarından biri kuruluyordu. Bastille Market! Her gittiği yerde bir semt pazarına uğramasa olmazdı. Pazara doğru yürümeye karar verdi, evet yine yürüyecekti. Ulaşım ağı oldukça gelişmiş bir şehir olduğu doğruydu fakat o yürümeden rahat edemez, yürümediği takdirde sanki hep bir şeyleri kaçıracak gibi hissederdi. Pazara varır varmaz, küçük bir çocuk gibi tezgahların arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşturdu. Taze meyve sebze, deniz ürünleri, tasarım ürün tezgahları arasında kayboldu. Peynir tezgahlarının birinden Brie peyniri satın aldı. Sonra yine pazardan satın aldığı bir dilim pizza, en ucuzundan bir şarap ve iki plastik kadehle birlikte en sevdiği yeşil alanlardan birine doğru yola çıktı. Tuileries bahçesi!


Bahçeye vardığında önce aldıklarını yavaşça yere bıraktı. Eiffel kulesini uzaktan görebiliyordu. Hemen dibinde ise Louvre müzesinin olduğu gerçeğiyle bir kez daha büyülendi. Şimdi o beş kadın gibi ayaklarını uzatıp dinlenme zamanıydı. Tüm bunları yaparken dört kadın daha yoktu yanında ama çok sevdiği bir kadın daha vardı. İki kadın. Aynı dünya üzerinde, aynı havaya, aynı toprağa sahip yeryüzünde, sadece çimlerde elbiseleriyle uzanabildikleri için başka gezegenden gelmiş hissine kapılmışlardı. Bu özgürlüğü kendi ülkelerinde de var etme aşkıyla yanıp tutuşan bu iki kadın, Eiffel kulesi manzarasına bakarak ve kadehlerini tokuşturarak, bu seyahatten yanlarında tek bir şey götürmeye yemin ettiler. Ne bir hediyelik eşya, ne de güzel bir butikten satın alınmış Paris stili taşıyan bir elbise…


Yanlarında bir “Yaşam tarzı” götürmeye karar verdiler. Tüm endişelere, bakışlara, ayıplamalara inat…

 

“Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükten sonra da sanatçı kalabilmektir” demiş Pablo Picasso. Sahi kaçımız büyüdükten sonra sanatçı kalabiliyoruz? Burada sanatçı olmaktan kastım; geçimini sanat icra ederek sağlamak değildir. Böyle anlaşılacağını düşündüğüm için; sanatçılığın, çoğu kavram gibi bize yanlış kodlandığını söyleyerek başlamak istiyorum yazıma.



TDK’ya danışırsanız; “sanatçı” için “Yaratıcı ve olağandışı nitelikleri olan, sanat yapabilecek yetkide olan kişi” tanımını veriyor. İyi de; size sanat konusunda “yapabilirliğiniz” olduğunu söylemek yetkisine tam olarak sahip olan kim? Okullar mı? Yapmayın lütfen, onlar nicedir diplomadan başka bir şey vermiyor. Sanatçı olmak ve yaratmak konusunda bir yetki verilmesi gerekiyorsa eğer, bunu ancak insan kendi kendine verebilir. Yetki kısmını hallettiğimizi düşünerek, ikinci altı çizilmesi gereken özelliğe geliyorum. Olağandışı nitelikler.


Olağandışı nitelikler de neyin nesi? Bu niteliklere başlangıçta sahip olmayan fakat çalışma yeteneği ve azmi sayesinde gerçek bir sanatçı olarak tanımlayabileceğimiz birçok insan varken; olağandışı niteliklere sahip olup, hiçbir şey yapmamayı seçenler de azımsanamayacak boyutta. Bu nedenle; sanatçı olmak bana göre; ne “yetkide” olmaktır ne de “olağandışı” niteliklere sahip olmak. Bir parça yetenekle beraber, yeni olanı, farklı olanı, güzel olanı yaratmayı seçen kişidir sanatçı. Olağandışı nitelik, olsa olsa “üretmeyi dert edinmek” olabilir. Üretim açısından baktığımızda da; sanatçı olmak için yalnızca Tiyatro, Müzik, Resim gibi güzel sanat dallarını seçmeye gerek yoktur. Her “sanatçı” insan, güzel sanatları değil, aslında “güzel”i üretmeyi ve yaratmayı seçmiştir. Bu yüzden her çocuk sanatçıdır işte. Onlar hayallerinin, büyüklerin gerçekleriyle örselenmesi pahasına, her defasında güzeli yaratmayı seçerler.


Geçenlerde bir arkadaşım; bir kız çocuğunu, annesinin piyano çalması için zorladığını fakat onun piyanoyla hiç de ilgilenmediğini, onun yerine bir düğmeyi bir kumaş parçasına iliştirebildiği için çok mutlu olduğunu ve annesine saatlerce bundan bahsettiğini anlattı. Gerçek üretim ve yaratım süreci ile buluşmak böyle olmalı diye düşündüm. Siz önlerine defter, kitap, pahalı oyuncaklar yığsanız da, onlar bazen bir hamur, bazen de sadece bir düğme ve kumaş parçasıyla üretmeyi seçmiş olabilirler. Öyleyse asıl soruyu sorabiliriz.


Kaçımız onlar gibi gerçekten “güzel”i üreterek ve yaratarak, yani sanatçı kalarak hayatını devam ettirmeyi seçiyor? Hangi alana gönül vermiş olursak olalım, kaçımız düğmeyi kumaşa iliştirmenin peşindeyiz?

Bu soruya ancak kendi tecrübelerime dayanarak cevap verebilirim. Çok azımız! Çünkü yaratmamızın beklendiği değil, tam tersine, daha önce yaratılmış olanı uygulamamızın beklendiği bir sistem içinde büyüdük. Şimdi ise karşılaştığım her örnek, o sistemin çıktısı insanların dünyasında yaşadığımızı ispat ediyor bana her defasında. Hatırlayın; lisede sözelci, sayısalcı ve eşit ağırlıkçı diye ayırırlardı bizi. Sınıflarımız değişmişti belki ama farkı yoktu, hepimize aynı şeyler farklı yollardan ezberletildi. Sayısalcılar formülleri ezberledi, sözelciler koskoca tarihi… Eşit ağırlıkçılar, eşit ağırlık vererek formülleri ve de tarihi… Ezberlemek yerine, yaratabileceğimizi kimse söylemedi. Oysa çocukken oynadığımız oyunlarda oyunun içeriğini tamamen biz belirlerdik. Kimse bir senaryo alıp elimize tutuşturmazdı ki… Büyüyünce ne değişti?


Zaman geçtikçe sandık ki; bugüne kadar keşfedilmiş her şey zaten keşfedilmiş, yapılması gereken her şey yapılmış. Bize yalnızca ezberlemek, ezberlemek ve ezberlemek düşüyormuş. Filmin koptuğu yer ise uygulamakla karşı karşıya kaldığımız andı. İşte sanatçı olanlarla olmayanların ayrıştığı yer burası oldu.


Sanatçı olmayanlar, daha doğrusu olmamayı seçenler, yeni bir ezber döngüsü içine girdiler. Öğrendiler, aynı eskisi gibi ezberlediler ve uyguladılar. Eğer bir farkındalık uyanmadıysa hasbelkader, öyle yaşayıp gittiler işte ezber dünyalarında. Hiçbir “güzellik” yaratma kaygısı içinde olmadan ve üretmeden, sadece yaparak… Aslında “insan”ın anlamına hakaret eder biçimde. İçinde gerçek bir sanatçıyı barındıranlar ise; gün geçtikçe bir hazımsızlık hissettiler midelerinde. Bu duygu giderek vücutlarını ve beyinlerini ele geçirdi.


Uzun sürmedi uyanmaları, “Dur bir dakika!” dediler ve en zor soruyu sordular kendilerine: “Ne yapmak istiyorum? Güzeli üretmek mi? Var olanı bilinçsizce sürdürmek mi?”

O gün kimi sanatçılar, olduğu yerde üretmeye başladı, güne anlam katarak, güne yenilik katarak. Kimi sanatçılarsa, üretemediğini anladığı noktada, üretebileceğini düşündükleri alanlara koştular. Bu yüzden ne yaptıkları, nerede oldukları önemli değildi, günün sonunda hepsi “üretme”yi ve “güzeli yaratmayı” seçtiler. İçindeki “sanatçı” çocuğu göz göre göre öldürenlerse, var olanı sürdürmeye devam ettiler. Çünkü yaratıcılık zordur. Yaratıcılık önce kendine ayna tutmayı ister ve bazen aynada duymak istemediğiniz cevaplar alırsınız. İşte buna cesaret edemeyenler, ezber olan, kolay olan “çirkin” olsa dahi, “çirkin”i sürdürmeye razı oldular.


Doktoru, mühendisi, finansçısı, satışçısı, müzisyeni, ressamı, yazarı… Seçtikleri meslek değildi sanatçı olmalarını engelleyen. Üretmemeyi ve yaratmamayı seçmiş olmalarıydı. Bilmedikleri şey yaratmamanın daha acı verici olduğuydu. Bu nedenle, mutlak seçime karşı yola çıkan mottomla ben; tek bir seçim olduğuna inanabilirim hayatta. “Güzeli yaratmayı” seçmek! İşte bu yüzden elimden geldiğince, her neredeysem güzeli yaratmaya çalışıyor, eğer bir gün yaratamadığımı görüyorsam da, yapabileceğim başka alanlarda yine bunu denemeyi seçiyorum. Her defasında.


Hepimizi tatminkar kılacak olan şey de budur diye iddia ediyorum! Her defasında “Güzeli yaratmayı” seçmek. Yani büyüdükten sonra da sanatçı kalabilmek. Bu nedenle bugün bu yazıyı okuyanlarınız; ilk defa “Ben aslında şunu yapmak istiyordum” demek yerine, şunu sorsunlar isterim kendilerine.


Bugün, yarın, şimdi, ben yaratıcılığımı ne kadar kullanıyorum? Bugün ben, bana ama sadece bana ait olan, yeniye, güzele, farklıya çağıran tek bir cümle dahi söyleyebildim mi?

Bu soruya içtenlikle evet dediğiniz gün, sanatçı kalmış olduğunuzu göreceksiniz. Hayır diyenler içinse; bir tavsiyem var. Bir an önce iğneyi, ipliği ve kumaşı elinize almayı seçin! Ya da “üretmemenin” acısıyla hayat boyu kıvranıp, bunu başka bahaneler ve keşkelerle örtbas edin.


Şimdi söyleyin, var mısınız sanatçı kalmaya?


Tuğçe

 
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 27 Nis 2018
  • 4 dakikada okunur

O, ilk rakısını Kemal’le birlikte içmişti. Rakı nasıl adaplı içilir ondan öğrenmişti. Rakıyı adabıyla içen adam nerede bulunur, onu da Kemal’den öğrenmişti. En başa döndü, aslında adaplı olmak nedir, erdem sahibi olmak nasıl bir şeydir, yine ondan öğrenmişti. Bugün şerefine kurdu sofrayı. Öyle karmaşık değil, basit şeyler koydu rakıya eşlik etsin diye, aynı Kemal’in sevdiği gibi. Kuru köfte, bir dilim peynir, bir de salatalık. Ekmeği de kızarmış severdi Kemal. Bir bardak da ona koydu.



Halbuki bu defa yalnızdı. Bardak boştu. Kemal yoktu.


Derin bir iç çekti, uzaklara daldı. Düşündü; ona “Kemal” demeyeli ne kadar uzun zaman olmuştu. Birçok insanın hayatına dokunan nice şanslı insanlardan biri olarak kiminin babası, kimin dedesi, kiminin amcası, kiminin dostu, kimininse komutanı olmuştu. Yani kimseler “Kemal” demiyordu nicedir ona. Bu gece bu yüzden “Kemal” diye bahsedecekti ondan.


Kemal dün buradaydı, bugün yoktu. Sevdiği insanın gideceği -ama öylesine gitmek değil, bir gün gerçekten de gideceği- gerçeğine mantıken ne kadar kendini hazırladığını düşünürse düşünsün, başına geldiğinde hiç de öyle olmadığını gördü. Tokat gibi yedi yüzüne acı gerçeği. O çok değer verdiği mantığı var ya, birden uçuvermişti işte. Sadece kalp kalmıştı, kalp konuşmuştu, kalp ağlamıştı, kalp isyan etmişti… Sussun istedi kalbi artık.


Kemal’in gittiği güne döndü. Ananesinin devamlı olarak tekrarlayan “Ah canım!” deyişleriyle sarsıldığı güne. Bu sözlerin kulağında tınlayışı, Kemal’in aynı sözcükleri söylerkenki tonlamasıyla birebir aynıydı. Kemal çok merhametli bir adamdı. Vicdanının sesini duyurmak istediğinde söylerdi “Ah canım!” diye. O gün ise, onunla vedalaştıkları, o unutmak istediği anda, altmış yıllık karısı onun için söylemişti bu sözleri.


Kemal’in gözleri çok güzeldi. O kadar güzeldi ki…. Hiçbirimiz sahip olamadık o gözlere. Derin deniz yeşiliydi rengi. Kaş ve göz yapısını, adını aldığı o yüce adama benzetirdi herkes. Kaşlarını çatmadan durduğu çok nadirdi. O çatık kaşlar, her zaman sinirliliği anlatmazdı lakin, tam tersi şefkati bulur, tanırdınız. Onun yanındayken güven nedir bilirdiniz. O gözlerin fiziksel güzelliği bakışlarının derinliğiyle anlam bulurdu. Son ana kadar, o kadar güzel bakıyordu ki… Bilincini yitirdi dedikleri, sadece bedeninin nefes aldığını öğrendikleri o günde dahi, sadece bakışları oradaydı. Ve bakışları oydu. Kemal’in hala orada olduğunu görebiliyordu işte. Belki de bu yüzden, diğerleri kendini hastane odasından dışarı atarken, o elini tutup soğukkanlı bir duruşla gözlerinin ta içine bakıp, konuşabilmişti.


Kemal çok yakışıklı bir adamdı. Askerdi. Yalnızca mesleği değildi askerlik, karakterinin dahi en derinlerine işlemişti bu ünvan. Adını aldığı adamın sadece gözlerini değil, insanlığını, karakterinden bir parçasını da taşır, onu temsil ederdi sanki. O disiplini var ya, işte onu hep onlara hissettirirdi. Bir yaz tatillerini birlikte geçirdiklerini hatırladı, tatilde bile disiplini elden bırakmamıştı. Sabahları altıda kalkıp tıraş olurdu, akşamlarıysa yediden önce onu eve sokmaya çalışırdı. Ne tıraşın manasını kavrayabilir, ne de akşamları onu neyden koruduğunu anlayabilirdi. Ne kadar kızardı o zamanlar Kemal'e...


Kemal çocuk ruhluydu. Onunla aynı sokakta otururdu. Ona tavlayı, kağıt oyunlarını öğretti. Kemal oyun oynamaya bayılırdı. Onunla her defasında yaşıtıymışçasına oynardı. Her seferinde öyle hırslanırdı ki, yenilebileceği ihtimalini anladığı an huysuzlanmaya başlardı. Oyun ilerledikçe daha da coşar, muhakkak avantajı tekrar eline alırdı. Sonra da onun çocuk olmasına, üzülebileceği gerçeğine bile aldırış etmeden galibiyetiyle övünürdü. Kemal’in bu davranışına önce çok kızardı, annesine şikâyet ederdi, sonra onu olgunlukla karşılayansa Kemal değil, o olurdu. Sabretmeyi ve olgun davranmayı da ilk onunla oynadığı oyunlarda öğrendiğini fark etti.


Kemal yemek yemeyi çok severdi. Yemeyi de, yedirmeyi de, paylaşmayı da çok severdi. Onunlayken yemeden kimse duramazdı. Ayıptı, ayrıca ne tadı vardı hiçbir şey yemeden durmanın? Kızı belki de bu yüzden çevresinin en iyi aşçısı olmuştu. Eşi de çok iyi aşçıydı. Tüm aileyi sofralarda toplamak, bayram sofralarında, akşam sofralarında toplamak nedir, yemeğin hayattaki birleştirici gücü nasıl bir şeydir, yine Kemal’le öğrendiğini fark etti.


Kendine ne kadar da zıt karakterli bir eşi vardı. Daha hayatın farkında olmadığı günlerde kendi kendine; “Böyle iki farklı insan nasıl bunca sene bir arada kalabilir?” diye sık sık sorardı. Nedenini, nasılını, sevginin ve emeğin ne demek olduğunu, Yaşar Usta ve Melek hanım gibi nasıl olunur’u, onları gördükçe öğrendiğini fark etti.


Kemal’in hafızası o kadar iyiydi ki! İnanılmaz bir tarih bilgisi vardı. En sevdiği şey, yanına oturup, Adnan Menderes dönemini anlattırmaktı. O zaman “Kemal” demezdi tabi, “Dede” derdi. “Anlatsana dede, nasıl gelindi o günlere?”. Yeni bir dönem dizisi çıktığında, bir kitaptan etkilendiğinde, hemen Kemal’in yanına koşardı. Sanki Kemal her dönemde oradaymış, sanki her şeyi kendisi bizzat yaşamış gibi güzel ve coşkulu anlatırdı koskoca tarihi. Tarihi, yalnızca Kemal anlattığında sevdiğini fark etti.


Tarihi anlatmayı çok seven o adamın, zor geçen çocukluğunu ise hiç anlatmak istemediğine şahit olurdu. Kemal’inkinin yoktan var edilen bir hayat, bir azmin öyküsü olduğunu, kelimelere sığmadığını, o yüzden anlatamadığını fark etti.


Kemal sürprizlerle doluydu. Hasta yatağında bir anda söylediği Fransızca şarkıyla çok şaşırtmıştı onları. Kemal’in hep daha fazlası olduğunu, açılmayı bekleyen bir kara kutu olduğunu fark etti.


Kemal’in gidişine kendini en zor inandıran kızı oldu. İnsanlar onu babasının kızı olarak tanısa, çok güçlü bir kadın olarak görse de, o, annesinin bir çocuk olduğunu hep bilirdi. Sebebini Kemal’in gittiği gün anladı. O gün, o kız büyüdü. Çok uzun yıllardan, yaşlardan, yollardan geçmiş, önemli mi sanki? Babası gidince, kızının büyüdüğünü gördü.


Bir of daha çekti, içini en acıtan ana geldi şimdi. Ona "En sevdiğim torunum sensin!" demişti. Doğru muydu bilemiyordu. Belki de bütün torunlarına aynı şeyi söylemişti. Ne fark eder, o inanmak istedi. Belki de böyle şeyler hiç söylenmese daha kolay olurdu diye düşündü.


Sofraya oturdu, ne Kemal vardı, ne de başka biri. Arkaya da Pinhani’den “Yitirmeden” açtı. En çok sevdiği şarkıyı Kemal'e hiç sormadığına üzüldü. Karşısında kadeh tokuşturan genç Kemal olsaydı, sever miydi bu şarkıyı acaba diye düşündü. Yoksa çatar mıydı kaşlarını yine? Bence severdi.


Bir yudum aldıktan sonra, düşündüğünden de büyük bir parçasını yaşattığını fark etti içinde. Gözyaşları rakının beyazına karıştı...


Tuğçe

 
bottom of page