- Tuğçe

- 11 May 2018
- 3 dakikada okunur
Beş kişilik bir arkadaş grubusunuz. Küçücük masa ve sandalyeleri camın hemen önüne yaslanmış o pek klasik cafe’lerden bir tanesinde oturuyorsunuz. Hava çok sıcak. Öyle ki; içinizi bir yudumda hızlıca serinletecek birer içecek sipariş etmişsiniz. Fazlası ağır gelir. Zira milletçe çok fazla yediğiniz de söylenemez. Beşiniz de kadınsınız, beşiniz de şık. Beşiniz de korkusuzca, umarsızca uzatmışsınız bacaklarınızı ikinci bir sandalyeye. Çünkü o kısa topukların üzerinde, o sonu gelmek bilmeyen bulvarlarda yürümekten yorulmuşsunuz. Ne olacak, uzatıvermişsiniz işte ayaklarınızı bir güzel. Yolun ortası demeden, bakan olur mu diye korkmadan. Bakan olur mu, ayıp olur mu, yargılayan olur mu diye bir endişe kırıntısı beynininizi meşgul dahi etmeden. İnsansınız çünkü. İnsan yürüyünce yorulur. İnsan, özgürlüğün destan olduğu, estetiğin lüks değil bir yaşam tarzı olarak görüldüğü, iliklere kadar işlediği bir şehirde ayaklarını uzatmak ve güneşi içine doldurmak istemez mi en sevdiği arkadaşlarıyla beraber? İster elbet. Fakat o pozu verirken hiç düşünmemişsiniz, kadın olmanın pek de kolay olmadığı bir ülkeden, kısacık süreyle tatile gelen bir başka kadın bu pozu görür de ne yapar diye…

Ne yapsın? Bu kadın bu pozu görür görmez, ayaklarını caddeye doğru uzatıp oturamadı tabi. Bu kartpostalı hemen satın aldı ve yazısının çıkış noktasını buldu. “Nerede yenir, nerede içilir, nerede gezilir”leri anlatmaktan ziyade “Nasıl yaşanır”ı anlatacaktı, o kadınlar gibi. Olur da bir kadın bu güzel şehre seyahate gelirse, günün sonunda, “O kadınlar gibi bir gün geçirdim.” desin istedi.
Kadın sabah uyandı. Kahvaltı etmek için hiç acele duymadı. Güzel giyinmek için vakit ayırdı ama. Çorabı, elbisesi, trençkotu ve ikinci el şapkası da hazırsa güne başlayabilirdi artık. St. Germain bulvarında yürüdü. Sorbonne’da ara sokakların birinde, bir kafeye oturdu. Telefon uygulamasından en yüksek puanlı olanı değil, gözüne en güzel geleni seçmişti. La Creperie. Bir kahve, bir de üzeri kristal şekerli krep sipariş etti. Kahvaltısını ederken sandalyesini caddeye doğru çevirdi. Bu şehirde yanına en sevdiklerini almalı ama muhakkak caddeye dönerek oturmalıydın, kalabalıkları kaçırmamalıydın. Kahvaltısını bitirir bitirmez hemen harekete geçti.
Seine nehrinin kenarından yürüyerek görkemli Notre Dame Katedrali’nin tam çaprazında bulunan Shakespeare and the Company’e geldi. Ziyadesiyle büyülendiği için bir süre içeri girmekte zorluk çekti. Önce dışarıdaki ikinci el kitapları kokladı. Bir tanesini satın almak üzere eline aldı. Hemingway, Fitzgerald, Joyce’un müdavimi olduğu bu kitapçıda, şimdi o, 1950’lere ait ikinci el bir kitap satın alabiliyordu. Dün de yine onların müdavimi olduğu bir mekanda kahve içtiğini hatırladı. Kitapçıyı gezdi, dışarı çıktı, göğe baktı, teşekkür etti.

Picasso müzesini gezmek üzere Marais bölgesine doğru yola çıktı. Bu kelimenin bataklık anlamına geldiğini duyunca hayli şaşırdı. Ne bataklığı yahu, çiçek açıyordu sokaklarında. Sanat galerilerinin, butiklerin arasında kaybolarak, hatta dayanamayıp birkaç tanesinin içinde gereğinden fazla vakit geçirerek sonunda müzeye vardı. Picasso’nun elinin değdiği tabloları ve heykelleri büyülenerek inceledi. Guernica’nın hikayesini ilk kez öğrendi ve bitmeyen cahilliğine üzüldü bir kez daha. Renklerle bu kadar iç içe olan sanatçının, savaşın çarpıcılığını ifade etmek için siyah beyaz ve gri renkleri seçmesini hayretle izledi. İspanya’nın bir kasabası olan Guernica’nın, Nazi ve faşist İtalyan kuvvetleri tarafından bombalanması nedeniyle yaşanan katliamı ve tamamen yerle bir olan Guernica’yı resmetmişti.

Müzeden ayrıldı, birden hatırladı. Bugün Perşembeydi ve Bastille bölgesinde Paris’in en güzel semt pazarlarından biri kuruluyordu. Bastille Market! Her gittiği yerde bir semt pazarına uğramasa olmazdı. Pazara doğru yürümeye karar verdi, evet yine yürüyecekti. Ulaşım ağı oldukça gelişmiş bir şehir olduğu doğruydu fakat o yürümeden rahat edemez, yürümediği takdirde sanki hep bir şeyleri kaçıracak gibi hissederdi. Pazara varır varmaz, küçük bir çocuk gibi tezgahların arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşturdu. Taze meyve sebze, deniz ürünleri, tasarım ürün tezgahları arasında kayboldu. Peynir tezgahlarının birinden Brie peyniri satın aldı. Sonra yine pazardan satın aldığı bir dilim pizza, en ucuzundan bir şarap ve iki plastik kadehle birlikte en sevdiği yeşil alanlardan birine doğru yola çıktı. Tuileries bahçesi!

Bahçeye vardığında önce aldıklarını yavaşça yere bıraktı. Eiffel kulesini uzaktan görebiliyordu. Hemen dibinde ise Louvre müzesinin olduğu gerçeğiyle bir kez daha büyülendi. Şimdi o beş kadın gibi ayaklarını uzatıp dinlenme zamanıydı. Tüm bunları yaparken dört kadın daha yoktu yanında ama çok sevdiği bir kadın daha vardı. İki kadın. Aynı dünya üzerinde, aynı havaya, aynı toprağa sahip yeryüzünde, sadece çimlerde elbiseleriyle uzanabildikleri için başka gezegenden gelmiş hissine kapılmışlardı. Bu özgürlüğü kendi ülkelerinde de var etme aşkıyla yanıp tutuşan bu iki kadın, Eiffel kulesi manzarasına bakarak ve kadehlerini tokuşturarak, bu seyahatten yanlarında tek bir şey götürmeye yemin ettiler. Ne bir hediyelik eşya, ne de güzel bir butikten satın alınmış Paris stili taşıyan bir elbise…

Yanlarında bir “Yaşam tarzı” götürmeye karar verdiler. Tüm endişelere, bakışlara, ayıplamalara inat…



