top of page
Ara

Bir Veda Öyküsü: Kemal ve O

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 27 Nis 2018
  • 4 dakikada okunur

O, ilk rakısını Kemal’le birlikte içmişti. Rakı nasıl adaplı içilir ondan öğrenmişti. Rakıyı adabıyla içen adam nerede bulunur, onu da Kemal’den öğrenmişti. En başa döndü, aslında adaplı olmak nedir, erdem sahibi olmak nasıl bir şeydir, yine ondan öğrenmişti. Bugün şerefine kurdu sofrayı. Öyle karmaşık değil, basit şeyler koydu rakıya eşlik etsin diye, aynı Kemal’in sevdiği gibi. Kuru köfte, bir dilim peynir, bir de salatalık. Ekmeği de kızarmış severdi Kemal. Bir bardak da ona koydu.



Halbuki bu defa yalnızdı. Bardak boştu. Kemal yoktu.


Derin bir iç çekti, uzaklara daldı. Düşündü; ona “Kemal” demeyeli ne kadar uzun zaman olmuştu. Birçok insanın hayatına dokunan nice şanslı insanlardan biri olarak kiminin babası, kimin dedesi, kiminin amcası, kiminin dostu, kimininse komutanı olmuştu. Yani kimseler “Kemal” demiyordu nicedir ona. Bu gece bu yüzden “Kemal” diye bahsedecekti ondan.


Kemal dün buradaydı, bugün yoktu. Sevdiği insanın gideceği -ama öylesine gitmek değil, bir gün gerçekten de gideceği- gerçeğine mantıken ne kadar kendini hazırladığını düşünürse düşünsün, başına geldiğinde hiç de öyle olmadığını gördü. Tokat gibi yedi yüzüne acı gerçeği. O çok değer verdiği mantığı var ya, birden uçuvermişti işte. Sadece kalp kalmıştı, kalp konuşmuştu, kalp ağlamıştı, kalp isyan etmişti… Sussun istedi kalbi artık.


Kemal’in gittiği güne döndü. Ananesinin devamlı olarak tekrarlayan “Ah canım!” deyişleriyle sarsıldığı güne. Bu sözlerin kulağında tınlayışı, Kemal’in aynı sözcükleri söylerkenki tonlamasıyla birebir aynıydı. Kemal çok merhametli bir adamdı. Vicdanının sesini duyurmak istediğinde söylerdi “Ah canım!” diye. O gün ise, onunla vedalaştıkları, o unutmak istediği anda, altmış yıllık karısı onun için söylemişti bu sözleri.


Kemal’in gözleri çok güzeldi. O kadar güzeldi ki…. Hiçbirimiz sahip olamadık o gözlere. Derin deniz yeşiliydi rengi. Kaş ve göz yapısını, adını aldığı o yüce adama benzetirdi herkes. Kaşlarını çatmadan durduğu çok nadirdi. O çatık kaşlar, her zaman sinirliliği anlatmazdı lakin, tam tersi şefkati bulur, tanırdınız. Onun yanındayken güven nedir bilirdiniz. O gözlerin fiziksel güzelliği bakışlarının derinliğiyle anlam bulurdu. Son ana kadar, o kadar güzel bakıyordu ki… Bilincini yitirdi dedikleri, sadece bedeninin nefes aldığını öğrendikleri o günde dahi, sadece bakışları oradaydı. Ve bakışları oydu. Kemal’in hala orada olduğunu görebiliyordu işte. Belki de bu yüzden, diğerleri kendini hastane odasından dışarı atarken, o elini tutup soğukkanlı bir duruşla gözlerinin ta içine bakıp, konuşabilmişti.


Kemal çok yakışıklı bir adamdı. Askerdi. Yalnızca mesleği değildi askerlik, karakterinin dahi en derinlerine işlemişti bu ünvan. Adını aldığı adamın sadece gözlerini değil, insanlığını, karakterinden bir parçasını da taşır, onu temsil ederdi sanki. O disiplini var ya, işte onu hep onlara hissettirirdi. Bir yaz tatillerini birlikte geçirdiklerini hatırladı, tatilde bile disiplini elden bırakmamıştı. Sabahları altıda kalkıp tıraş olurdu, akşamlarıysa yediden önce onu eve sokmaya çalışırdı. Ne tıraşın manasını kavrayabilir, ne de akşamları onu neyden koruduğunu anlayabilirdi. Ne kadar kızardı o zamanlar Kemal'e...


Kemal çocuk ruhluydu. Onunla aynı sokakta otururdu. Ona tavlayı, kağıt oyunlarını öğretti. Kemal oyun oynamaya bayılırdı. Onunla her defasında yaşıtıymışçasına oynardı. Her seferinde öyle hırslanırdı ki, yenilebileceği ihtimalini anladığı an huysuzlanmaya başlardı. Oyun ilerledikçe daha da coşar, muhakkak avantajı tekrar eline alırdı. Sonra da onun çocuk olmasına, üzülebileceği gerçeğine bile aldırış etmeden galibiyetiyle övünürdü. Kemal’in bu davranışına önce çok kızardı, annesine şikâyet ederdi, sonra onu olgunlukla karşılayansa Kemal değil, o olurdu. Sabretmeyi ve olgun davranmayı da ilk onunla oynadığı oyunlarda öğrendiğini fark etti.


Kemal yemek yemeyi çok severdi. Yemeyi de, yedirmeyi de, paylaşmayı da çok severdi. Onunlayken yemeden kimse duramazdı. Ayıptı, ayrıca ne tadı vardı hiçbir şey yemeden durmanın? Kızı belki de bu yüzden çevresinin en iyi aşçısı olmuştu. Eşi de çok iyi aşçıydı. Tüm aileyi sofralarda toplamak, bayram sofralarında, akşam sofralarında toplamak nedir, yemeğin hayattaki birleştirici gücü nasıl bir şeydir, yine Kemal’le öğrendiğini fark etti.


Kendine ne kadar da zıt karakterli bir eşi vardı. Daha hayatın farkında olmadığı günlerde kendi kendine; “Böyle iki farklı insan nasıl bunca sene bir arada kalabilir?” diye sık sık sorardı. Nedenini, nasılını, sevginin ve emeğin ne demek olduğunu, Yaşar Usta ve Melek hanım gibi nasıl olunur’u, onları gördükçe öğrendiğini fark etti.


Kemal’in hafızası o kadar iyiydi ki! İnanılmaz bir tarih bilgisi vardı. En sevdiği şey, yanına oturup, Adnan Menderes dönemini anlattırmaktı. O zaman “Kemal” demezdi tabi, “Dede” derdi. “Anlatsana dede, nasıl gelindi o günlere?”. Yeni bir dönem dizisi çıktığında, bir kitaptan etkilendiğinde, hemen Kemal’in yanına koşardı. Sanki Kemal her dönemde oradaymış, sanki her şeyi kendisi bizzat yaşamış gibi güzel ve coşkulu anlatırdı koskoca tarihi. Tarihi, yalnızca Kemal anlattığında sevdiğini fark etti.


Tarihi anlatmayı çok seven o adamın, zor geçen çocukluğunu ise hiç anlatmak istemediğine şahit olurdu. Kemal’inkinin yoktan var edilen bir hayat, bir azmin öyküsü olduğunu, kelimelere sığmadığını, o yüzden anlatamadığını fark etti.


Kemal sürprizlerle doluydu. Hasta yatağında bir anda söylediği Fransızca şarkıyla çok şaşırtmıştı onları. Kemal’in hep daha fazlası olduğunu, açılmayı bekleyen bir kara kutu olduğunu fark etti.


Kemal’in gidişine kendini en zor inandıran kızı oldu. İnsanlar onu babasının kızı olarak tanısa, çok güçlü bir kadın olarak görse de, o, annesinin bir çocuk olduğunu hep bilirdi. Sebebini Kemal’in gittiği gün anladı. O gün, o kız büyüdü. Çok uzun yıllardan, yaşlardan, yollardan geçmiş, önemli mi sanki? Babası gidince, kızının büyüdüğünü gördü.


Bir of daha çekti, içini en acıtan ana geldi şimdi. Ona "En sevdiğim torunum sensin!" demişti. Doğru muydu bilemiyordu. Belki de bütün torunlarına aynı şeyi söylemişti. Ne fark eder, o inanmak istedi. Belki de böyle şeyler hiç söylenmese daha kolay olurdu diye düşündü.


Sofraya oturdu, ne Kemal vardı, ne de başka biri. Arkaya da Pinhani’den “Yitirmeden” açtı. En çok sevdiği şarkıyı Kemal'e hiç sormadığına üzüldü. Karşısında kadeh tokuşturan genç Kemal olsaydı, sever miydi bu şarkıyı acaba diye düşündü. Yoksa çatar mıydı kaşlarını yine? Bence severdi.


Bir yudum aldıktan sonra, düşündüğünden de büyük bir parçasını yaşattığını fark etti içinde. Gözyaşları rakının beyazına karıştı...


Tuğçe

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Bırakmak ya da bırakmak

Ben bir ağaç olsam, kiraz ağacı olurdum. Çocuklar koşturarak oynarken; beni görünce, bir an için birbirleriyle göz göze gelirler,...

 
 
 
Değişim ve kabul üzerine

Dünya değişiyor. Değişimi sevdiğini söyleyen birisi için bulunmaz bir nimet olarak nitelendirilebilir bu durum. Bu gruptan olduğunu...

 
 
 

Yorumlar


bottom of page