“Güzeli Yaratmayı Seçmek” ve “Sanatçı Kalmak” Üzerine
- Tuğçe

- 4 May 2018
- 3 dakikada okunur
“Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükten sonra da sanatçı kalabilmektir” demiş Pablo Picasso. Sahi kaçımız büyüdükten sonra sanatçı kalabiliyoruz? Burada sanatçı olmaktan kastım; geçimini sanat icra ederek sağlamak değildir. Böyle anlaşılacağını düşündüğüm için; sanatçılığın, çoğu kavram gibi bize yanlış kodlandığını söyleyerek başlamak istiyorum yazıma.

TDK’ya danışırsanız; “sanatçı” için “Yaratıcı ve olağandışı nitelikleri olan, sanat yapabilecek yetkide olan kişi” tanımını veriyor. İyi de; size sanat konusunda “yapabilirliğiniz” olduğunu söylemek yetkisine tam olarak sahip olan kim? Okullar mı? Yapmayın lütfen, onlar nicedir diplomadan başka bir şey vermiyor. Sanatçı olmak ve yaratmak konusunda bir yetki verilmesi gerekiyorsa eğer, bunu ancak insan kendi kendine verebilir. Yetki kısmını hallettiğimizi düşünerek, ikinci altı çizilmesi gereken özelliğe geliyorum. Olağandışı nitelikler.
Olağandışı nitelikler de neyin nesi? Bu niteliklere başlangıçta sahip olmayan fakat çalışma yeteneği ve azmi sayesinde gerçek bir sanatçı olarak tanımlayabileceğimiz birçok insan varken; olağandışı niteliklere sahip olup, hiçbir şey yapmamayı seçenler de azımsanamayacak boyutta. Bu nedenle; sanatçı olmak bana göre; ne “yetkide” olmaktır ne de “olağandışı” niteliklere sahip olmak. Bir parça yetenekle beraber, yeni olanı, farklı olanı, güzel olanı yaratmayı seçen kişidir sanatçı. Olağandışı nitelik, olsa olsa “üretmeyi dert edinmek” olabilir. Üretim açısından baktığımızda da; sanatçı olmak için yalnızca Tiyatro, Müzik, Resim gibi güzel sanat dallarını seçmeye gerek yoktur. Her “sanatçı” insan, güzel sanatları değil, aslında “güzel”i üretmeyi ve yaratmayı seçmiştir. Bu yüzden her çocuk sanatçıdır işte. Onlar hayallerinin, büyüklerin gerçekleriyle örselenmesi pahasına, her defasında güzeli yaratmayı seçerler.
Geçenlerde bir arkadaşım; bir kız çocuğunu, annesinin piyano çalması için zorladığını fakat onun piyanoyla hiç de ilgilenmediğini, onun yerine bir düğmeyi bir kumaş parçasına iliştirebildiği için çok mutlu olduğunu ve annesine saatlerce bundan bahsettiğini anlattı. Gerçek üretim ve yaratım süreci ile buluşmak böyle olmalı diye düşündüm. Siz önlerine defter, kitap, pahalı oyuncaklar yığsanız da, onlar bazen bir hamur, bazen de sadece bir düğme ve kumaş parçasıyla üretmeyi seçmiş olabilirler. Öyleyse asıl soruyu sorabiliriz.
Kaçımız onlar gibi gerçekten “güzel”i üreterek ve yaratarak, yani sanatçı kalarak hayatını devam ettirmeyi seçiyor? Hangi alana gönül vermiş olursak olalım, kaçımız düğmeyi kumaşa iliştirmenin peşindeyiz?
Bu soruya ancak kendi tecrübelerime dayanarak cevap verebilirim. Çok azımız! Çünkü yaratmamızın beklendiği değil, tam tersine, daha önce yaratılmış olanı uygulamamızın beklendiği bir sistem içinde büyüdük. Şimdi ise karşılaştığım her örnek, o sistemin çıktısı insanların dünyasında yaşadığımızı ispat ediyor bana her defasında. Hatırlayın; lisede sözelci, sayısalcı ve eşit ağırlıkçı diye ayırırlardı bizi. Sınıflarımız değişmişti belki ama farkı yoktu, hepimize aynı şeyler farklı yollardan ezberletildi. Sayısalcılar formülleri ezberledi, sözelciler koskoca tarihi… Eşit ağırlıkçılar, eşit ağırlık vererek formülleri ve de tarihi… Ezberlemek yerine, yaratabileceğimizi kimse söylemedi. Oysa çocukken oynadığımız oyunlarda oyunun içeriğini tamamen biz belirlerdik. Kimse bir senaryo alıp elimize tutuşturmazdı ki… Büyüyünce ne değişti?
Zaman geçtikçe sandık ki; bugüne kadar keşfedilmiş her şey zaten keşfedilmiş, yapılması gereken her şey yapılmış. Bize yalnızca ezberlemek, ezberlemek ve ezberlemek düşüyormuş. Filmin koptuğu yer ise uygulamakla karşı karşıya kaldığımız andı. İşte sanatçı olanlarla olmayanların ayrıştığı yer burası oldu.
Sanatçı olmayanlar, daha doğrusu olmamayı seçenler, yeni bir ezber döngüsü içine girdiler. Öğrendiler, aynı eskisi gibi ezberlediler ve uyguladılar. Eğer bir farkındalık uyanmadıysa hasbelkader, öyle yaşayıp gittiler işte ezber dünyalarında. Hiçbir “güzellik” yaratma kaygısı içinde olmadan ve üretmeden, sadece yaparak… Aslında “insan”ın anlamına hakaret eder biçimde. İçinde gerçek bir sanatçıyı barındıranlar ise; gün geçtikçe bir hazımsızlık hissettiler midelerinde. Bu duygu giderek vücutlarını ve beyinlerini ele geçirdi.
Uzun sürmedi uyanmaları, “Dur bir dakika!” dediler ve en zor soruyu sordular kendilerine: “Ne yapmak istiyorum? Güzeli üretmek mi? Var olanı bilinçsizce sürdürmek mi?”
O gün kimi sanatçılar, olduğu yerde üretmeye başladı, güne anlam katarak, güne yenilik katarak. Kimi sanatçılarsa, üretemediğini anladığı noktada, üretebileceğini düşündükleri alanlara koştular. Bu yüzden ne yaptıkları, nerede oldukları önemli değildi, günün sonunda hepsi “üretme”yi ve “güzeli yaratmayı” seçtiler. İçindeki “sanatçı” çocuğu göz göre göre öldürenlerse, var olanı sürdürmeye devam ettiler. Çünkü yaratıcılık zordur. Yaratıcılık önce kendine ayna tutmayı ister ve bazen aynada duymak istemediğiniz cevaplar alırsınız. İşte buna cesaret edemeyenler, ezber olan, kolay olan “çirkin” olsa dahi, “çirkin”i sürdürmeye razı oldular.
Doktoru, mühendisi, finansçısı, satışçısı, müzisyeni, ressamı, yazarı… Seçtikleri meslek değildi sanatçı olmalarını engelleyen. Üretmemeyi ve yaratmamayı seçmiş olmalarıydı. Bilmedikleri şey yaratmamanın daha acı verici olduğuydu. Bu nedenle, mutlak seçime karşı yola çıkan mottomla ben; tek bir seçim olduğuna inanabilirim hayatta. “Güzeli yaratmayı” seçmek! İşte bu yüzden elimden geldiğince, her neredeysem güzeli yaratmaya çalışıyor, eğer bir gün yaratamadığımı görüyorsam da, yapabileceğim başka alanlarda yine bunu denemeyi seçiyorum. Her defasında.
Hepimizi tatminkar kılacak olan şey de budur diye iddia ediyorum! Her defasında “Güzeli yaratmayı” seçmek. Yani büyüdükten sonra da sanatçı kalabilmek. Bu nedenle bugün bu yazıyı okuyanlarınız; ilk defa “Ben aslında şunu yapmak istiyordum” demek yerine, şunu sorsunlar isterim kendilerine.
Bugün, yarın, şimdi, ben yaratıcılığımı ne kadar kullanıyorum? Bugün ben, bana ama sadece bana ait olan, yeniye, güzele, farklıya çağıran tek bir cümle dahi söyleyebildim mi?
Bu soruya içtenlikle evet dediğiniz gün, sanatçı kalmış olduğunuzu göreceksiniz. Hayır diyenler içinse; bir tavsiyem var. Bir an önce iğneyi, ipliği ve kumaşı elinize almayı seçin! Ya da “üretmemenin” acısıyla hayat boyu kıvranıp, bunu başka bahaneler ve keşkelerle örtbas edin.
Şimdi söyleyin, var mısınız sanatçı kalmaya?
Tuğçe


Ne muhteşem bir yazı olmuş. Fikirlerinize harfi harfine katılıyorum. Benim de tekrar Deginmek istedigim kısım çocuğun sanatçı kalmasında okulun rolünün çok büyük olduğu. Surekli ayrılarak ve ezbere dayatılarak verilen egitimler sonucu, cocuklar sürekli bir yarış içerisinde gibiler. Kimse dönüp onlara ne istediğini, nasil yapmak istediğini sormuyor. Bellirli bir çizgi var ve o çizginin dışına çıkılsın istenmiyor. Okul kadar öğretmen de çok önemli bu safhada. Bazı öğretmenler var ki gerçekten öğrencilerinin sanatçı ruhunu kaybettirmiyor ve üstüne ekleyerek onları çok iyi yetiştiriyor. Bazıları ise o kadar sığ görüşlü oluyorlar ki çocukların yaptıklarına ve yapabileceklerinin kapasitesine inanmıyorlar. Ve cocuklarda ki güzeli yaratma olgusunu öldürüyorlar. Bu da tamamen değişimsiz bir sistemin dayatılmasindan. Çünkü onlar da buna alışmış farkliliklari bünyeleri kaldırmıyor. Lise de bir ol…
Çünkü, sorumluluk adı altındaki saçmalıkların esiri beyinlerimiz, her zaman en kolaya koşuyor. Ellerine sağlık canım benim, içindeki sanatçıyı hep yaşatman dileğiyle...
Yaraticiligini her gecen gun kesfetmeye calistigini, sadece yetenegini degil kendini de pek cok alanda zorladigini gormek bana da motivasyon sagliyor. Ne guzel yaziyorsun ne guzel aktariyorsun 💜