top of page
Ara

Güncelleme tarihi: 9 Haz 2018



Birileri hangi mesleğin kadınların ev işlerini aksatmayacağını deneme sınavlarında soradursun, ben uzun süredir çalışmak istediğim o şirkete sonunda bir mülakat daveti almıştım. Toy sayılırdım. Toyluk mudur sebep bilmem fakat dünyaya bakış açısı farkındalığıyla doğru orantılı oluyor insanın, onu anladım. Her ne kadar erkek egemen bir sektörde çalışacağımı bilsem de, kadınların erkeklerle aynı amaç için beraber çalışacağına duyduğum güven tamdı. Yine de o kalıplar benim kafama da işlemiş olmalı ki; mülakat yapacağım kişinin bir erkek olacağını tahmin ediyordum. Öyle ya; böylesine büyük, binası etkileyici, projeleri şanlı bir firmada lider pozisyonlarda erkekler olabilirdi sanırım, değil mi?!


Binanın duvarlarında asılı duran tabloları inceliyor ve heyecandan ölüyorken, bir topuk sesi duydum. Sesin geldiği yöne doğru istemsizce kafamı çevirdim. Elinde dosyaları, gözünde siyah çerçeveli gözlükleri ve üzerine giydiği ciddiyetiyle bir kadın, kendinden oldukça emin tavrıyla tıkır tıkır yürüyordu. Ne iş yaptığını merak ettim, kafamdan çeşitli seçenekler gelip geçti. Ben, kadın bir mühendis, doğal olarak mühendislikle ilgili bir işe talip oluyor fakat bu kadının bir mühendis olabileceğini aklımın ucundan dahi geçirmiyordum. Bir kere topuklu ayakkabı vardı ayağında. Nasıl olabilirdi? Bu mesleğe adım atacaksan, önce kadın kimliğini kapıda bırakıp öyle içeri girmen gerekiyordu bir kere.


O kadın, geniş kapıları olan bir odadan içeriye girdi, kapanan kapılarla birlikte ben de kendi heyecanıma geri dönmüştüm. Bir süre sonra görüşmeye çağırıldım ve bana görüşme yapacağım kişinin adının “Umut” olduğu söylendi. Umut Bey’le görüşmek üzere odaya girdiğimde, biraz önceki kadınla karşı karşıya kalmıştım! Umut Bey, Umut Hanım oluvermişti birden! Yaşadığım şoku hala dün gibi hatırlarım. Uzatmayayım, bir kaç mülakat sonrasında onun ekibine ben de dahil olmuştum.


Şimdi Umut hanım sizlere bey’lerden hanım’lara doğru bakış açınızı nasıl değiştirmeniz gerektiğini kendi hikayesiyle anlatacak.


Umut kimdir ve ne iş yapar bize anlatır mısınız? Hikayenizden bahseder misiniz?


Merhaba Tuğçeciğim, öncelikle beni söyleşine davet ettiğin için çok teşekkür ederim. Tabii, insan kendisini birçok farklı şekilde tanımlayabilir, ama genelde işimiz ile kendimizi tanımlar olduk. Bu bağlamda cevaplamam gerekirse, 19 yıllık yer bilimciyim, son 10 yıldır Türkiye’de jeotermal özel sektöründe aktif olarak yer almaktayım. Son olarak SPERO danışmanlık şirketinde Jeotermal Yatırım Danışmanlığı vermekteyim.


Bu mesleğe nasıl adım attınız? Bu seçim bilinçli miydi?


Esasında çok bilinçli değildim ama bilim hep ilgimi çekmişti. Ailem de mühendislik, yer bilimleri vb. konularda küçüklüğümden beri bir kültür yarattıkları için 1995 yılında Jeofizik Mühendisliği okumaya başladığımda sanırım bir çok kişiden daha farklı bir bakış açısı ile ilerledim. Zaten mezun olduğumuz yıl 1999‘da yaşanan depremler sebebiyle de artık bu mühendislik dalı hakkında daha yaygın bir bilgi birikimi oluşmaya başladı. Ben de bir jeofizikçi olarak İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsüne gidip ne yapabilirim diye sordum. Sevgili hocam Prof. Dr. Okan Tüysüz de “Gel çalış bakalım” dedi ve bu şekilde ilk önce akademi ile tanıştım.


Sonrasında burslu olarak ITC Hollanda’da Doğal Afet Çalışmaları yüksek lisansını bitirdim, ITC beni ABD’de yer alan ESRI’de staja yolladı. Orada kendime ‘Araştırma Uzmanı’ olarak pozisyon ayarlayabildim ve çalıştım. Daha sonra Yeni Zelanda’daki GNS Science’ta ‘Tehlike Etki Modelleme Mühendisi’ olarak 2 yıl çalıştım, eşimle 2008 yılında Ankara’ya yerleştik ve Türkiye’deki jeotermal sektörü deneyimlerim başladı, halen de devam ediyor.


Erkek egemen sektörde bir kadın olarak var olmaya çalışmak nasıl bir yolculuk?


Bir dönem özellikle Türkiye’deki ilk yıllarımda senin de tarif ettiğin gibi, bir ciddi olma hali, maskülen tavırlar gerekli oldu. Açıkçası bunu şimdi anlayabiliyorum, o sırada kendimi kaptırmış bir şekilde var olmaya ve başarmaya odaklıydım. Ne yazık ki, kadın mühendislerin erkeklerden daha fazla kendini ispata enerji harcaması gerekli olabiliyor. Yalnız bu sadece Türkiye için geçerli değil, yurt dışında da buna benzer davranışlarda bulunmam gerektiği oldu, tabii hiç gerekmediği ve kendimi son derece özgür ifade edebildiğim yerler de oldu, oralarda insan daha kolay nefes aldığını hissediyor ama şu da var ki, kariyerimin başlarında olduğumdan henüz cam tavan (bir kişinin hiyerarşik yükselişinin önündeki cinsiyet ya da ırk gibi ayrımcılık sembolleri kaynaklı engeldir) ile karşılaşmamıştım. Eminim yöneticilik basamaklarında yükselmeye devam etseydim, bu bir sorun olarak karşıma her yerde çıkardı. Biliyorsun dünyada yöneticilerin sadece %8’i kadın olabilmiş durumda. Bu bile durumu açıklamaya yeterli sanıyorum.


Siz bu alanda liderliğe nasıl yürüdünüz? “Yapamazsın”, “edemezsin”, “olmaz” larla mücadeleniz oldu mu?


Yurt dışında liderlik yolunda hep desteklendim ancak Türkiye’de çalışmaya başladığım ilk günlerde iki üst düzey yönetici bana iki ay vermişlerdi. İki ay sonra yurtdışına döneceğimi söylediler. 10 yıl oldu hala dönmedim! Tabii burada biraz da hayata bakış açınız önem kazanıyor. Sonuçta hiçbir şey kolay elde edilmiyor, elde etmek için de çalışmak, sorumluluk almak, risk almak gerekiyor. Elimden geldiğince bunları yaparak ilerledim. Bir de benim için yurt içinde ve yurt dışında edindiğim tecrübeleri ve bilgileri Türkiye’de jeotermal sektörünün ilerlemesi için paylaşmak önemli bir kişisel misyon. Böyle bakınca başkalarının dediklerine daha az aldırış ediyorsunuz.



Kadınlara yapıştırılan duygusal etiketi ve bu yüzden mühendislikte ve liderlikte erkekler kadar başarılı olamayacağı miti sizce doğru mu?


Hayır değil. Önce başarıyı tanımlamak gerekir diye düşünüyorum. Günümüzde duygular ve insana ait özelliklerin terk edilerek, robot yaklaşımı ile şirket yönetmenin kişilere, yöneticilere ve dünyamıza hiç de iyi sonuçlar doğurmadığı aşikar. İnsanın aşırı verim güdümleri ile kendisine ve çevreye verdiği zarar, tam da bu tarz yaklaşımlardan açığa çıkıyor kanımca. Buna verilebilecek en güzel sektör örneği, İzlanda’da. İzlanda, ekonomik kriz ile battığında aşırı hırs ile donanmış finansman sektörünü ayağa kaldıran, bu dönemi başarıyla atlatan ve kriz sonrası toparlanmalarında çok önemli rol üstlenen iki kadın olmuş, sebebi de olaylara “kadın gözüyle” bakmaları. Demek ki kadının iş ortamına getirdiği özellikler başarıyı engellemiyor, bilakis destekliyor denilmelidir.


Yazının başında bahsettiğim “kadın kimliğini dışarıda bırakmak” ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Gerçekten de bir kadın kendi özü gibi yaşayarak bu meslekte var olamaz mı? İlla erkek gibi mi davranmalı?


Bu bir geçiş süreci. O nedenle hala çalışma ortamlarında bu tip durumlar ile karşılaşıyoruz ve daha gidecek çok yolumuz var. Ancak burada belirtmek gerekir ki; kadınların kendi özü gibi yaşama konusunda taviz vermeleri ile gelişmelerin sağlanacağı konusunda şüpheliyim. Burada mühim olan, insani şartların hem kadın hem de erkek için sağlanmasıdır. Ve bunu her iki tarafın da talep etmesidir. Örneğin, çocuğu olan bir ebeveyn kadın veya erkek doğum izni talebinde bulunabilmeli. Aile yaşamı, çalışma ortamı tarafından desteklenmeli. Aileyi unutup sadece çalışma ortamı bizi biz yapıyor diye düşünürsek hem kadın hem de erkek kendi özlerinden çıkmış olur. Bu sebeple kadının kadın, erkeğin erkek olmasının önemini yeri ve zamanı geldikçe paylaşmasıni son derece önemli buluyorum.

Yaptığınız işle aranız nasıl? “Çok seviyorum” diyebilir misiniz can-ı gönülden?


İşi gerçekten çok seviyorum. Aslında iş değil, çalıştığınız ortam, insanlar ve hepsinin içinde bulunduğu sistem çoğu zaman esas sorunu yaratıyor diye düşünüyorum. Tabii sorun olacak ki çözüm olsun ve ilerleyebilelim.


Ve bitirirken bu köşede herkese sorduğum soru geliyor. Size göre “hayatın anlamı” nedir?


Hayatın anlamı “yaşamın korunması” gibi geliyor bana. Bu illa insan ile de bağlantılı olmak zorunda değil ama insan açısından bakarsak, bildiğimiz en üstün varlık biziz. Buna göre bize verilen zamanda, kendimizi olabilecek en iyi şekilde gerçekleştirmek hayata anlam katıyor. Tabii, insanların temel ihtiyaçlarını elde etmesi bu kişisel ilerlemeye sebebiyet verebilir. Bu ihtiyaçlar; yemek, su, barınma, dinlenme, güvenlik, aidiyet, sevgi, toplumun bir parçası olma ve yenilikler diyebiliriz. Bu konular var olduğunda, kendini gerçekleştirmek daha kolaylaşıyor, hayat daha tatminkar ve manalı bir hal alabiliyor.


Hikayenizi okuyan ve benzer yolda yürümek isteyen kadınlara tavsiyeniz ne olur?


Öncelikle, mezun olduktan sonra yurt içinde ve/veya yurt dışında mezun oldukları konu ile ilgili neler yapabilirler bunları tespit edip, ilgi alanlarını deneyimlemeleri oldukça önemli. Örneğin, sahada çalışabilirler, sonra mümkün olursa akademide, özel sektörde staj yapsınlar. Buralarda kendi limitlerini, hangi ortamların kendilerine daha uygun olduğunu gözlemleyebilirler. Tabii, illa profesyonel kariyerleri için değil, aynı zamanda, ülkemizi tanımak, mümkünse yurtdışına çıkarak dünyayı tanımakta son derece önemli. Sonrasında, 30’lu yaşlar ve 40’lar arasında o konu üzerinde profesyonel gelişimlerini tamamlamalarını öneririm. Aynı zamanda, bu dönemde çalıştıkları şirket veya akademiye alternatif olarak girişimci olmak isteyip istemediklerine ve hangi konuda çalışmak istediklerine odaklanmalılar. 40-50 yaş ya girişim yapacakları konuya odaklanmalı ya da 30-40 yaşları arasındaki deneyimlerini ilerlettikleri bir dönem olabilir. Sonrasında, yeni nesil ile tüm bu deneyimlerini paylaşmalarını planlayabilirler. Tüm bu adımları atarken, yaşamın sadece çalışmak olmadığını, hayatı iş ve kişisel olarak ayrı değil de bir bütün olduğunu unutmadan yaşamalarını tavsiye ederim.


Umarım cam tavanı kırmayı başarmış bu kadının hikayesi, bu hikayeyi okuyan diğer kadınlara ilham olur ve kaldırırlar alınlarındaki türlü türlü, onlara hiç de ait olmayan, ilerlemelerine ket vuran etiketleri…


Dipnot: Umut Hanım şu sıralar WING (Women in Geothermal) Derneği’nin Türkiye elçiliğini de yürütüyor. Kendisiyle birlikte kadınların sektörde istihdamının ve görünürlüğünün artırılması ve değişim ateşinin yakılması için ben ve diğer kadınlar omuz omuza çalışıyoruz!


WING hakkında daha detaylı bilgi almak için aşağıdaki link’e tıklayabilirsiniz.


Tuğçe

 

“Sonu Gelmeyen Seçim Paradoksu” isimli yazımda Jim Carrey’nin “Sevdiğin işi yap” tembihini işaret etmiştim hatırlarsanız.


Bu çok değerli öğüt, bu işi yaşıyor olduğunu söyleyen birinden gelince çok anlamlı elbette. Peki ya bu sloganı her yerde duyar, her yerde görür hale geldiyseniz?


Son zamanlarda bu söylemin bazı amaçlar uğruna kullanılıyor olabileceği üzerine fazlasıyla düşünmeye başladım. Zira günümüzde herkes sevdiği iş ile ilgili arayıştaydı fakat herkesin sevdiği işi yaparak yaşadığı bir dünya gerçekçi görünmüyordu. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bizlere medya tarafından “Sevdiğin işi yap!”. “Sevdiğin işten para kazan!”. “Sevdiğin işten para kazanırsan mutlu olursun!” söylemleri dayatılsa, tüm bilinçaltı nöropazarlama teknikleri bunun üzerine kurgulansa da; mutluluk denen şey, asla yapılan tek bir şeye indirgenemeyecek kadar karmaşık yaşantılar bütünüydü benim gözümde.


Biliyorsunuz ki; bir şey sürekli olarak tekrarlanır, görsel ve işitsel uyaranlarla sürekli size hatırlatılırsa, o şeye inanma oranınız gün geçtikçe artıyor. Bunu ben değil, atalarımız söylemiş: “ Bir şeyi 40 kere söylersen olur!”. Biz de bir uyarana devamlı maruz kalırsak, ilkel beynimiz, herhangi bir kanıt aramadan ve benimsemesi kolay yanlı yorumlara hemencecik katılarak buna inanmaya başlıyor.


Atalarımızın tamamen tecrübelerine dayanarak ortaya koyduğu bu önermeyi, Daniel Kahneman “Hızlı ve Yavaş Düşünme” isimli Nobel Ekonomi Ödüllü kitabında doğruluyor. İlkel ve hızlı düşünmemizi sağlayan, çoğu zaman karar alma konusunda ilk mekanizma olarak çalışan 1. Sistem ve daha rasyonel fakat tembel çalışan, çalıştığında da genellikle 1. Sistemi destekleme yanlısı olan 2. Sistem’i tüm delilleriyle ortaya koyduğu kitabında Kahneman, “Bulunabilirlik Yanlılığı” kavramını anlatıyor.


Kavramı açıklarken bir anketten bahsediyor. Ankete katılanlardan, ikili ölüm nedenleri üzerine düşünmeleri isteniyor. Diyabet ve astım, ya da felç ve kazalar gibi. Katılımcılar hangisinden ölüm oranının daha fazla olduğunu tahmin ediyorlar. Sonuçlar çarpıcı. Felçler kazalardan iki kat daha fazla ölüme neden olmasına rağmen, katılımcıların %80’i kazadan ölümü daha olası buluyor. Kasırgalar astımdan daha sık ölüme neden olur bulunuyor fakat astım gerçekte 20 kat daha fazla ölüme yol açıyor. Tahminlerin hepsi yanlış.


Yanlı ve isabetsiz sonuçlar için teşekkürler beynim! Ben de seni çalışıyor sanmıştım oysa.

Kahneman’ın vardığı sonuç; kafamızdaki dünyanın, gerçekliğin birebir aynısı olmadığı ve maruz kaldığımız mesajların yaygınlığı ve bizde yarattığı duygu yoğunluğu sebebiyle, olayların sıklığı konusunda beklentilerimizin ve inançlarımızın düşüncelerimizde çarpıtıldığı.

Bunu şöyle yorumlayabiliriz; son zamanlarda tam da kuşağımızı hedefleyen medya, pazarlama dayatması ve çarpıtması sonucunda, mutlu olan herkes sevdiği işi yapıyordur veya mutlu olmanın tek yolu buradan geçiyordur yanılsamasına kapılıyor olabiliriz. Bunu reklamlardan alacağımız örneklerle de çoğaltabiliriz.


“Yalnızca sevgilin olursa mutlu olabilirsin, öyleyse git ve kadınların dikkatini çekecek o arabayı satın al!”

“Yalnızca çok fazla seyahat edersen içindeki boşluğu doldurabilirsin. Öyleyse avantajlı uçuş fiyatlarına bir göz at!”

“Sürekli gelişime açık olmak seni mutlu edecektir çünkü yeni kurslara yazılmazsan parayı kimden kazanacağız?!”


Buradan da “Sevdiği işi arayanlar ordusu” diye adlandırdığım kitlenin çoğu üyesinin pazarlama reklamlarının algı kurbanı olduğu paranoyasına kapıldım maalesef.


Belki de yaratılan bu algının kurbanı olarak, kendilerine hiç de ait olmayan bir savaşa koşuyorlardır.

Umarım bu gerçekten bir paranoyadır ve ben de dibine kadar yanılıyorumdur.


Bulunabilirlik yanlılığı ve 1. Sistem’in tabir-i caizse ‘tuzağından’ kurtulup, tembel olan 2. sistemimizi çalıştırabilirsek, tüm alternatifleri “yanlı bir davranış sergilemeden” görmeye ve bu alternatiflerin ne kadar mümkün olabileceğini sorgulamaya başlıyoruz.


Yeni yeni görmeye başladığımız “farklı alternatifler”in, değer yargılarımızla ve hayata bakışımızla örtüşüp örtüşmediğine bakmamız ve mutluluk için tek bir çıkış yolu gösteren her uyarana şüpheyle yaklaşmamız isabetli bir çıkar yolu gibi görünüyor. Dikkat edin o esnada 2. sistem, 1. sisteminizin önermelerini yanlış analizlerle desteklemesin!


Rasyonel karar almamızı devreye sokmamızı engelleyecek tek etmen “Bulunabilirlik Yanlılığı” değil. “Hızlı ve Yavaş Düşünme”yi okumanızı ve kütüphanenizin "Hayat Değiştiren Kitaplar” gözüne yerleştirmenizi tavsiye ediyorum.


Ben de bu arada farklı alternatifler neler olabilir onları düşünüyor olacağım…


Tuğçe

 
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 18 May 2018
  • 3 dakikada okunur

Hava ne kadar da güzeldi. Nisan’ın gelişiyle baharın da gelmesini beklemiyordu Göksu. Öyle ya, son senelerde bahar bırakın geç gelmeyi, hiç gelmemiş, uğrayıp bir selam dahi vermemişti. Önce kış olmuştu, sonra zavallı insanların ve canlıların alışmasına izin vermeyecek kati ve acımasız bir geçişle yaz. Bu seneyse, o geçişi boykot edercesine, bahar çiçekleri tam da zamanında açmaya başlamıştı dallarında. Güneş ışığı, pencerenin önüne yaslanarak destek alan mor ve beyaz orkidenin şeffaf saksılarını selamlayarak içeri giriyor, sonra oradan sekerek göz bebeğinin içine dalıyordu. Bunu fark ediyor olmak bile ne kadar güzeldi. Sahi, herkes bunu fark edebileceği, güneşin gözüne doğacağı, bahar çiçeklerine bakan bir ev istemez miydi? Herkesin böyle bir evi olsa bile onu fark edecek gözlere sahip olmayabilir diye düşündü Göksu. O da çiçeklere bir başka gözle baktığını anlıyordu şimdi. O an ne kadar şanslı olduğunu fark etti. Evi için değil. Gözleri ve farkındalığı için.



Orkideler ona yılın farklı zamanlarında hediye gelmişti. Biri bir sevdiğinden, diğeri diğer sevdiğinden. Şimdi dibi yayvan, içi çakıl taşı dolu, cam bir kapta, kendilerine ait şeffaf saksılarıyla bir arada duruyorlardı. Hem bir arada, hem de ayrı. Günlerdir birbirlerine destek olarak beraber büyüdüklerini nasıl da hayretle izliyordu Göksu. “Bizim gibi” diye düşündü. Renkleri ve türleri farklıydı. Farklı zamanlarda doğmuşlardı. Üzerlerinde bulunan çiçek sayısı aynı değildi. Mor orkidenin on, beyazınsa iki adet çiçeği vardı. Biri damarlı, diğeri damarsızdı. Tüm bu farklılıklara rağmen, güneşe ve suya olan açlıkları aynıydı. Aynı yöne doğru uzatıyorlardı yan dallarının başlarını. Aynı yayvan kaptan, aynı çakıl taşlarının arasından çekiyorlardı suyu bünyelerine. Aynı mücadeleyi vermek belki de zamanla bağlamıştı onları birbirlerine.


“Belki de tüm farklılıklara rağmen birlikte yapabilmek mümkün” diye düşündü Göksu.

Hatırladı; mor orkide ilk hediye geldiğinde nasıl da heyecanlanmış ve farkına varmadığı yargılarının kurbanı olmuştu yine. Yargısı, korkusu, endişesi şuydu: “Ya beyaz orkideye zarar verirse, onları yan yana aynı kaba koyamam!”

Beyaz orkide çok değerliydi onun için. Ne badireler atlatmıştı. Uzun yollardan çıkıp gelmişti buralara, onlarla birlikte adeta o da taşınmıştı buraya. Emniyet kemerini bağlayıp, arka koltukta kilometrelerce yoldan buraya getirdiklerini düşündükçe gülüyordu Göksu. Geçen sonbaharda, dallarının yana doğru uzadığını görmüş, arkadaşlarına ne yapacağım diye danışmıştı. Çünkü yana doğru uzadıkça saksının dengesi kayboluyor, Göksu da değerli çiçeği düşüp ölecek diye telaşlanıyordu. Arkadaşları yan dalları beşinci boğumdan budamasını tembihlemişlerdi. Göksu, budamaya karar verdiği o sabah, orkidenin yana doğru uzayan dalında yemyeşil, minicik bir adet tomurcuk gördü. Bu, orkidenin “Farklı olanın yaşamasına izin ver!” çağrısıydı adeta. Göksu etkilendi ve onu budamaktan vazgeçti. Düşmesin diye destekledi saksıyı. Kimi zaman yanına bir kırlent koyuyor, kimi zaman da sandalyeyi destek olsun diye yanına yerleştiriyordu. Eve her gelen kırlentli orkide durumuna gülüp, "Bağla şunu yukarıya doğru bari" dese de, o özgürce büyümesinden yanaydı. Orkide zaman geçtikçe ona teşekkür edercesine hem dik, hem de yana doğru uzayan dallarından o kadar çok çiçeklendi ki. Onu her gören “Ne yaptın da bu orkideler bu hale geldi?" diye sordular.


“Hiç” diyordu Göksu. “Ona zarar vermeden yalnızca olduğu gibi yaşamasına izin verdim”

Beyaz orkide artık “kendi gibi olmanın sembolü” olmuştu Göksu için. Mor orkideyi kabın içinde istememekte de haklıydı belki bu yüzden. Yine de düşündü; onları ayrı saksılara koyarsa, o güzel içi çakıl dolu kaptan mor orkide yararlanamayacaktı. Üstelik yer olmadığı için, onu evin o kadar da güzel güneş almayan bir köşesine koymak zorunda kalacaktı. Sonra birden uyandı! Beyaz orkide en çok yana doğru büyümeyi seviyordu zaten. Mor orkideye doğru uzanabilir, desteği ondan alabilirdi. Böylece mor orkide de hem aynı kaptan hem de aynı güzel güneş ışınlarından yararlanabilirdi. Riski o anda almaya karar verdi. Mor orkide için değerdi çünkü onu da en az beyaz kadar seveceğini biliyordu. Neden mi? Hem orkideyi, hem de sahibini çok seviyor olması yeterdi.


Nihayet sakinleştirebildi kendini Göksu. Aynı çok sevdiği beyaz orkidesinin yana doğru uzayacağı ve hayatta kalacağına duyduğu inanç gibi, yeni bir inanç daha filizlendi o anda.


Yerleştirdi onları yan yana.


“İnanç” diye düşündü. Buydu işte şimdi ikisini yan yana büyüten ve aynı bahar güneşine yönelten. İnancı onu bir kez daha yanıltmamıştı. Bu mis gibi bahar gününde ikisinin de dalları çiçeklerle dolup taşıyordu.


“Öyleyse bize de inanmalı” diye düşündü. “Biz de birlikte büyüyebiliriz aynı güneşe, aynı suya doğru ve mor orkideler alabilir elbet beyazların yanını”.

Sadece inanmak gerek. Ha bir de sevmek.


Tuğçe

 
bottom of page