İnancın Mütevazı Öyküsü
- Tuğçe

- 18 May 2018
- 3 dakikada okunur
Hava ne kadar da güzeldi. Nisan’ın gelişiyle baharın da gelmesini beklemiyordu Göksu. Öyle ya, son senelerde bahar bırakın geç gelmeyi, hiç gelmemiş, uğrayıp bir selam dahi vermemişti. Önce kış olmuştu, sonra zavallı insanların ve canlıların alışmasına izin vermeyecek kati ve acımasız bir geçişle yaz. Bu seneyse, o geçişi boykot edercesine, bahar çiçekleri tam da zamanında açmaya başlamıştı dallarında. Güneş ışığı, pencerenin önüne yaslanarak destek alan mor ve beyaz orkidenin şeffaf saksılarını selamlayarak içeri giriyor, sonra oradan sekerek göz bebeğinin içine dalıyordu. Bunu fark ediyor olmak bile ne kadar güzeldi. Sahi, herkes bunu fark edebileceği, güneşin gözüne doğacağı, bahar çiçeklerine bakan bir ev istemez miydi? Herkesin böyle bir evi olsa bile onu fark edecek gözlere sahip olmayabilir diye düşündü Göksu. O da çiçeklere bir başka gözle baktığını anlıyordu şimdi. O an ne kadar şanslı olduğunu fark etti. Evi için değil. Gözleri ve farkındalığı için.

Orkideler ona yılın farklı zamanlarında hediye gelmişti. Biri bir sevdiğinden, diğeri diğer sevdiğinden. Şimdi dibi yayvan, içi çakıl taşı dolu, cam bir kapta, kendilerine ait şeffaf saksılarıyla bir arada duruyorlardı. Hem bir arada, hem de ayrı. Günlerdir birbirlerine destek olarak beraber büyüdüklerini nasıl da hayretle izliyordu Göksu. “Bizim gibi” diye düşündü. Renkleri ve türleri farklıydı. Farklı zamanlarda doğmuşlardı. Üzerlerinde bulunan çiçek sayısı aynı değildi. Mor orkidenin on, beyazınsa iki adet çiçeği vardı. Biri damarlı, diğeri damarsızdı. Tüm bu farklılıklara rağmen, güneşe ve suya olan açlıkları aynıydı. Aynı yöne doğru uzatıyorlardı yan dallarının başlarını. Aynı yayvan kaptan, aynı çakıl taşlarının arasından çekiyorlardı suyu bünyelerine. Aynı mücadeleyi vermek belki de zamanla bağlamıştı onları birbirlerine.
“Belki de tüm farklılıklara rağmen birlikte yapabilmek mümkün” diye düşündü Göksu.
Hatırladı; mor orkide ilk hediye geldiğinde nasıl da heyecanlanmış ve farkına varmadığı yargılarının kurbanı olmuştu yine. Yargısı, korkusu, endişesi şuydu: “Ya beyaz orkideye zarar verirse, onları yan yana aynı kaba koyamam!”
Beyaz orkide çok değerliydi onun için. Ne badireler atlatmıştı. Uzun yollardan çıkıp gelmişti buralara, onlarla birlikte adeta o da taşınmıştı buraya. Emniyet kemerini bağlayıp, arka koltukta kilometrelerce yoldan buraya getirdiklerini düşündükçe gülüyordu Göksu. Geçen sonbaharda, dallarının yana doğru uzadığını görmüş, arkadaşlarına ne yapacağım diye danışmıştı. Çünkü yana doğru uzadıkça saksının dengesi kayboluyor, Göksu da değerli çiçeği düşüp ölecek diye telaşlanıyordu. Arkadaşları yan dalları beşinci boğumdan budamasını tembihlemişlerdi. Göksu, budamaya karar verdiği o sabah, orkidenin yana doğru uzayan dalında yemyeşil, minicik bir adet tomurcuk gördü. Bu, orkidenin “Farklı olanın yaşamasına izin ver!” çağrısıydı adeta. Göksu etkilendi ve onu budamaktan vazgeçti. Düşmesin diye destekledi saksıyı. Kimi zaman yanına bir kırlent koyuyor, kimi zaman da sandalyeyi destek olsun diye yanına yerleştiriyordu. Eve her gelen kırlentli orkide durumuna gülüp, "Bağla şunu yukarıya doğru bari" dese de, o özgürce büyümesinden yanaydı. Orkide zaman geçtikçe ona teşekkür edercesine hem dik, hem de yana doğru uzayan dallarından o kadar çok çiçeklendi ki. Onu her gören “Ne yaptın da bu orkideler bu hale geldi?" diye sordular.
“Hiç” diyordu Göksu. “Ona zarar vermeden yalnızca olduğu gibi yaşamasına izin verdim”
Beyaz orkide artık “kendi gibi olmanın sembolü” olmuştu Göksu için. Mor orkideyi kabın içinde istememekte de haklıydı belki bu yüzden. Yine de düşündü; onları ayrı saksılara koyarsa, o güzel içi çakıl dolu kaptan mor orkide yararlanamayacaktı. Üstelik yer olmadığı için, onu evin o kadar da güzel güneş almayan bir köşesine koymak zorunda kalacaktı. Sonra birden uyandı! Beyaz orkide en çok yana doğru büyümeyi seviyordu zaten. Mor orkideye doğru uzanabilir, desteği ondan alabilirdi. Böylece mor orkide de hem aynı kaptan hem de aynı güzel güneş ışınlarından yararlanabilirdi. Riski o anda almaya karar verdi. Mor orkide için değerdi çünkü onu da en az beyaz kadar seveceğini biliyordu. Neden mi? Hem orkideyi, hem de sahibini çok seviyor olması yeterdi.
Nihayet sakinleştirebildi kendini Göksu. Aynı çok sevdiği beyaz orkidesinin yana doğru uzayacağı ve hayatta kalacağına duyduğu inanç gibi, yeni bir inanç daha filizlendi o anda.
Yerleştirdi onları yan yana.
“İnanç” diye düşündü. Buydu işte şimdi ikisini yan yana büyüten ve aynı bahar güneşine yönelten. İnancı onu bir kez daha yanıltmamıştı. Bu mis gibi bahar gününde ikisinin de dalları çiçeklerle dolup taşıyordu.
“Öyleyse bize de inanmalı” diye düşündü. “Biz de birlikte büyüyebiliriz aynı güneşe, aynı suya doğru ve mor orkideler alabilir elbet beyazların yanını”.
Sadece inanmak gerek. Ha bir de sevmek.
Tuğçe


Farkliliklari kabullenebilmek , onlara sans verebilmek ve guzellikleri cogaltmak...