top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 10 Ağu 2018
  • 3 dakikada okunur

Beynimi besinsiz bıraktığım zamanlardan sonra (benim için bu zamanlar evde arka arkaya 4-5 bölüm izlediğim dizilerden, ardı ardına kitap okumadan geçirdiğim günlerden, koltuğa yapıştığım ve yastığı en büyük aşkım ilan ettiğim anlardan oluşuyor) arınabilmek amacıyla kendimi en çok parklara atmak istiyorum. Sanırım herkes böyle besinsiz zamanlardan geçiyordur. “İşte böyle zamanlarda parka gidip Starbucks’tan kahvemi alıp, kitabımı da (o da muhakkak Kürk Mantolu Madonna tabii) yanıma alıyorum ve Seğmenler parkında kendimi doğaya bırakarak inanılmaz medeni dakikalar geçiriyorum” edebiyatı ile devam edeceğimi sanan dostlar yanılıyorlar. Ben basbayağı mahallenin küçük çocuk parkına gitmekten bahsediyorum. İnsan üzgün, dertli, kafası karışık ve ya beyninin besinsiz kaldığı zamanlarda, çocuk parklarına gidip olan bitenin büyüsüne kapılarak rahatlayabilir. Zira dün bu amaçla gittiğim parktan iki ders alarak ayrıldım.



Kalabalık bir grup çocuk saklambaç oynuyorlardı. Her yaştan çocuk vardı grupta. Çocuklar kalbimi daha ilk dakikadan çalmışlardı çünkü parktaki tüm çocuklara tek tek gidip; “Biz saklambaç oynuyoruz, bize katılır mısınız?” diyor, bir tane dahi yalnız çocuk bırakmıyorlardı. Grubun en küçüğü 3-4 yaşlarında bir kız çocuğuna gözüm takıldı. Ebe olmak istiyor fakat onu ebe yapmıyorlardı.


Reddedilmekten Korkma

Kız çocuğu kendini anlatmaya çalışırken, bir oğlan çocuğu da -yaşının ondan 2,3 yaş daha büyük olduğunu tahmin ediyorum- kız çocuğunun karşısına dikildi ve “Sen sayı saymayı biliyor musun?” diye sordu. Bilmese dahi biliyormuş gibi yapacak diye düşündüm hemen. “Biliyorum” dedi nitekim. Meğer gerçekten biliyormuş! Saymaya başladı: “1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10!". Şaşıp kaldım 10’a kadar sayabiliyor olduğuna. Bu yazıyı okuyan anne babalar o yaştaki çocukların 10’a kadar sayabiliyor olmasını, yemeleri, yürümeleri kadar normal bulmuşlardır belki fakat ben kız ip üstünde yürüyormuş gibi heyecanlandım. “Oh!” dedim, “Verdi oğlan çocuğunun ağzının payını!” İçimdeki feministin konuşmasına engel olamıyorum bazen. Hatta çoğu zaman.


Oğlan çocuğuysa “Ama 10’dan sonrasını bilmiyorsun!” diye yanıt verdi. “Aha işte!” dedim, “Yaptı çocuk yapacağını. Kız 10’a kadar saydı ya işte. Daha ne istiyorsun?” Kızın yüzü düşecek, ağlamaklı olacak, vazgeçip gidecek diye endişelendim fakat gidişat öyle olmadı. Kızda hiç de reddedilmiş, bozulmuş gibi bir hal yoktu. “Bilmiyorum” diye yanıtladı. Küsüp gitmedi. Bekledi. Belli ki çok istiyordu bu ebe olma işini. Garip bir sessizlik oldu ikisinin arasında bir süre.


Hesapsız Öğret

Oğlan çocuğunun “O zaman ebe olamazsın” gibi bir şeyler demesini bekledim. Daha çocukcağız cevap veremeden, ona düşman olacak şekilde, kızın saflarında yer almak ve “Oğlan çocuklarını böyle yetiştiriyor anaları, hep patronizing (İngilizce kelime kullanan dillerimi arı soksun) işte bunlar!” demek için hazırladım kendimi. Sonra oğlan çocuğu şak diye verdi İngilizce kelime sokuşturmadan konuşamayan ağzımın payını. “10’dan sonrasını bilmiyorsun” dedikten sonra suskunluğunu şu sözlerle bozdu: “11, 12, 13, 14, 15 ,…” Böyle, böyle ona 20’ye kadar saymayı hesapsızca öğretti.


Kuvvetli bir kahkaha attım orada, öyle ki ikisi de dönüp bana baktılar (Ben onlara, onların bana olduğundan daha garip göründüm bence). “20’ye kadar saymayı bilmiyorsan oynayamazsın”, “Amaaaan şimdi kim öğretecek 10’dan sonrasını” demeden, “20’ye kadar öğretirsem benim çıkarım ne olacak, bu kız bana ne öğretecek?” diye merak etmeden olması gerekeni yaptı.


Kız da birkaç kez saydıktan sonra öğreniverdi hemen sonrasını. Gerçi 15’ten 18’e atladığı, arada tek haneli rakamları söylediği oldu. Fakat 20’ye geliveriyordu bir şekilde. Bu seviye yeterli bulunmuş olmalı ki kızın sıradaki ebe olması için, ebelerin kafalarını gövdesine dayayıp gözlerini yumduğu ağaca doğru yürüdüler birlikte.


Sonra merak ettim; kız çocukları tam olarak hangi noktadan sonra kaçınmayı mücadele etmeye, oğlan çocuklarıysa nobranlığı naifliğe tercih eder hale geliyor?


Hep parkta kalsam, kalsalar keşke...


Mahallenin küçük çocuk parkında bulunan hesapsız ilişkiler, amasız coşkular, korkusuz deneyimler, çıkarsız dostluklar, hepsi çabasızca kaydıraklardan kayıyor, salıncaklarda sallanıyor! Üstelik izlemesi bedava!


Tuğçe

 
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 3 Ağu 2018
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 9 Ağu 2018

Bir “ben” var geçmişte kalan. Bir “ben” daha var bugüne uyum sağlamaya çalışan. Bu iki benin sohbetine gözcülük yapan bir “ben” var bir de.



Geçmiş ve bugünkü ben, gözcü benin - ki kendisi birinci ağızdan yazıyı yazmakta- hayalinde kırmızı bir koltukta oturuyorlar. Biri bir ucunda, diğeri diğer ucunda. Birbirlerine doğru dönüp, çapraz yerleşmişler koltuğa. Fazla yakınlaşmıyorlar. Ne dost denecek kadar can ciğer, ne düşman denecek kadar soğuk davranıyorlar birbirlerine. Koltuk eskimiş fakat tarz olduğu kumaşın kalitesinden belli. Eskitme efektini ikisi de pek beğeniyor. Zaten değişmeyen ortak özelliklerinden birincisi kırmızıya, ikincisiyse retroya olan tutkuları. Geçmiş benin üzerinde bir oduncu gömleği var. Pantolon olarak da -pantolon seçmiş demek isterdim- tayt tercih etmiş ne yazık ki. Ne yazık ki diyorsam pek de tarafsız “gözcü ben" olarak kalamıyorum demek. Daha çok bugünkü benden yanayım sanki. Oysa geçmişteki ben de gözcü benimin benlerinden biri.


Tayta bakıp da fikir yürütecek olursak, geçmiş ben çok da uzak bir geçmişten gelmiyor. 2000’ler sonrası fakat 2010’lar öncesi bir dönem olduğu söylenebilir. Neyse ki oduncu gömleği kalçasını örtecek boyda. Taytın üzerine kısa bir gömlek giymek gibi bir hata yapmamış. O günlerde bu büyük hataydı tabi.


Bugünkü benin üzerinde ise geçmişteki benin “Bir gün çalıştığımda şu markadan alışveriş yapacağım” dediği kıyafetler var. Kendisi geçmiş benin evrilen ama pek de değişmeyen zevkine hayret ediyor. Geçmişteki bene “Gömleğini sevdim” diyor, “Hala giyiyorum”. Akabinde bakışlarına bir alaycılık ifadesi gelip yerleşiyor. Geçmiş benin bir türlü kısa kesmek istemediği uzun saçlarını yargılar gibi bir hali var. “Kabullensene şunu” diyor. “Saçların ince telli, uzadıkça da cansızlaşıyor. Neden uzatmakta ısrar ediyorsun?”


Geçmişteki bense bugünkü benin kısa kestirdiği saçlarını çok beğenmiş olsa da kendini beğenmiş, üstten bakan tavrından da bir o kadar hoşlanmamış görünüyor. O da saçlarından çok memnun değil fakat “Kısa saç yakışmazsa dalga geçerler” korkusunu aşamamış henüz. Kuaföre gittiğinde “İki parmaktan kısa kesmeyin" diyor. Olur da dört parmak olursa kuaförü dünyadaki en büyük düşmanı edinebiliyor. “Bıraksana” diyor. “Sen benim tipimle, kıyafetimle uğraşacağına, kendine bir yol çizdin mi onu söyle” Sabırsız bir tip, biraz da dobra belli ki bu geçmiş ben. Sadede gelmek istiyor. “Bak bizim yapmak istediklerimiz vardı, ne durumdasın?”


Bu soruyu sorunca bugünkü benin alaycı bakışları yerini ne diyeceğini bilmez bir bir çocuğun kaçamak bakışlarına bırakıyor. Ne diyeceğini şaşırıyor. “Hedef diye koyduklarımız bize göre gerçek hedefler değilmiş meğer” demek istiyor. “Önceden ödül dediklerine şimdi hiç diyorsun biliyor musun?” demek istiyor. Bunları dillendiremiyor çünkü onun canını acıtmak istemiyor, ne rasyonel ne de objektif bakamayacağına inanıyor geçmiş benin. Bunların yerine; “Hani bir keresinde tarot falı baktırmıştın da geleceğinle ilgili iki soru sormuştun, hatırlıyor musun?” diyor. Bu esnada geçmiş benin o gün geleceği ile ilgili merak ettiği şeylerin basitliğini düşünüp, tebessüm ediyor. O arada geçmiş beninse gözleri parlıyor. Ona göre önemli sahip olmak istedikleri. “İkisi de oldu diyor. Hem de çok hızlı.”

Geçmiş ben acayip mutlu oluyor o an. Coşkusuna pek şaşırıyor bugünkü ben. Belli ki unutmuş, onun mutlu olması çok kolay halbuki. İçi rahatlıyor. Zaten geçmiş benin gelecek hakkında merak ettiği başka bir şey de yok. Bugünkü ben, hala o iki basit istekten farklı bir şey istemediği gerçeğini özümsüyor o an. Şimdilerde bir tarot falı daha baktırsa misal, ne soracağını bilmiyor.


Geçmiş ben, bugünkü benin düşüncelere daldığını fark edince, hemen yardım etmek , ortamın havasını dağıtmak istiyor. İşte benlerde değişmeyen üçüncü şey! “Hadi kalk!” diyor. “Arkadaşlar bekliyor, bir an önce onların yanına gidelim. Bekletmeyelim. Sen de gelsene!”

Yalnızlığı hiç sevmediğini biliyor bugünkü ben, geçmiş benin. Kalabalıklara girmek için ne kadar çabaladığının farkında. Ona “Hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu” diye mırıldanmaya başlıyor.


Geçmiş ben şarkıya bir miktar eşlik ediyor. İkisinin de sesleri güzel. Fakat geçmiş ben yardım etmek istese de bugünkü benin bu melankolik hallerine uzun süre katlanacak kadar sabırlı değil. Söylemiştim. Şarkıyı kesip, koşuyor hemencecik arkadaşlarının yanına. İki otobüsle aktarmalı gidecekmiş gideceği yere. “Bu yağmurda o kadar yol, bir de otobüsle! Olacak iş mi ?” diyor bugünkü ben. Kırmızı koltuğa iyice bir yayılıyor. El sallıyor o çıkarken. “Oh, en sonunda gitti be! Çok seviyorum onu fakat bir rahat vermiyor.”


Çayını koymaya gidiyor sonra mutfağa. Geçmiş benin çayını yarım bıraktığı fincanı da götürüyor. Aklında 10 fincan çay içip koltukta yayılmak var. Camı açıyor. Serin rüzgar yanaklarına dokunmak üzere içeri giriyor. Şimdi onun coşkusu başladı işte. Şaşıyor böylesine yağmurlu, soğuk havaları nasıl da seviyor olduğuna.


O an gözcü benle bugünkü ben bir oluyoruz. Ondanmış demek tarafsız davranamamam.


Tuğçe

 
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 20 Tem 2018
  • 3 dakikada okunur

Başımın sol tarafının zonkladığını gözlerimin tam arka tarafında hissederek akşamı zor etmiştim. Migrenin ziyarete gelmesine alışkındım fakat mide bulantısının kendisine eşlik etmemesi en büyük dileğimdi. Müdürümün taşıyamadığı için üzerime bıraktığı beton egosunun ağırlığı altında kalmıştım bugün de. Olsun dedim. Bu akşam da nihayet çocuklarıma kavuşabilecek, onları güzelce doyurduktan sonra günlerinin nasıl geçtiğini dinleyerek kendi günümün istediğim gibi geçmediğini unutabilecektim nasıl olsa. Mesai biter bitmez semt dolmuşlarının kalktığı durağa doğru ilerledim. Alışılanın aksine durakta hiçbir dolmuş yoktu. Orada gözüme kestirdiğim en munis hanımefendiye dolmuşların nerede olduğunu sordum. Durağın yokuş yukarıya doğru bir yere taşındığını söyledi işaret parmağıyla destekleyerek. Sabahların erken akşama kavuştuğu soğuk kış gününde, kime sorsanız tekinsiz olarak adlandırılacak olan bir semtte, işaret edilen yokuşu çıkacak olma düşüncesi kafamın sol yanına bir darbe daha indirmişti. Etek giymek için ne kadar doğru bir gün seçmişim diye düşündüm.


Sıradaki dolmuşa hemencecik atladım, her zamanki gibi kendimi oldukça rahatsız hissederek ön koltukta oturanın omzuna dokunup, bir kişi değil, bir kişi için gerekli ücreti uzattım. Nedense “Şuradan ücreti uzatabilir misiniz?” deyince iletemiyordum ücreti. İlle de dokunulacaktı o omuza. Ağrının etkisiyle yolculuk gözümde büyüdükçe büyüdü, her zaman indiğim durağı bile beklemeden atladım dolmuştan. Biraz açık hava iyi gelecekti. Evime doğru yaklaştıkça, çocuklarıma kavuşacağım anı düşünerek hızlandırmıştım adımlarımı. Sokağın başından apartmanın bahçesine doğru yaklaştığımda her gün görmekten mutlu olduğum manzara bir kez daha selamladı beni. Apartmanın komşu kadınları hep birlikte oturmuş sohbet ediyorlar, keyiften boğuluyorlardı yine. Neredeyse her akşam bu manzarayı gördüğümde; bir gün benim de işimin olmamasını umarak, hoşbeş yapma hayali kuruyordum onlarla. Bu defa manzarada bir eksik var gibiydi, büyük bir eksik. Eksiği gördüm fakat inanmak istemedim. Yakınlaştıkça görüntü daha da belirginleşti. Adımlarımı hızlandırdım, biraz sonra koşmaya başladım. Eteklerim başıma geçiyordu ama artık umurumda değildi.


Söğüt ağacım dibinden kesilmişti! Onun kesilmiş gövdesinden artakalan yegane parçayı gördüğüm an sanki benim de kafamı kesmişlerdi. Sol tarafımda mevcut olan ağrı, şimdi bütün kafatasıma yayılmıştı. Komşulara nazikçe soramadım, bağırdım. “Ne oldu Söğüt ağacına? Kim yaptı bunu? Kim kesti güzelim ağacımızı?”



Komşu kadınların bu sefer her zamanki gibi yüzleri gülmüyordu. “Mehmet amca” dediler. “Kimsenin haberi yokken, kimselere sormadan, kendi kendine kesmiş.”


Olduğum yerde donup kalmıştım, gözlerimden yaşlar boşalırcasına akmaya başladı. Mehmet amcaya hesap sormaktan başka bir şey gelmiyordu aklıma. Koşarak evinin bulunduğu en üst kata doğru yöneldim. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken, söğüt ağacımın heybetli görüntüsü ve kocaman gölgesi geliyordu aklıma. Çocuklarımla karşısına dikilip yaşını tahmin etmeye çalıştığımız günler, komşularımla haftasonları gölgesinde oturup açtığımız gözlemeler, küçük kızımın ağacın gövdesine sarılarak bir gün elbet kollarının kavuşacağını umması, bahar günlerinde ılık rüzgarlar eserken, uzun küpeler gibi sarkan dallarının tatlı tatlı başlarımızı okşaması... İnanamıyordum. Yeşili, sadece yeşili bile yetiyordu huzur vermeye. Onu her sabah ve her akşam görebilmek, çok sevdiğin bir dostla ansızın karşılaşmanın verdiği hazdan farksızdı.


Kapıyı alacaklı gibi çaldım. Mehmet amca karşımdaydı. Ağlamama anlam veremediği yüz ifadesinden belliydi:


-Ne oldu kızım? Niye ağlıyorsun? Biri mi öldü?

-Biri öldü tabi Mehmet amca, - dedim, -söğüdümüzü öldürmüşsün!


Haykırarak devam ettim:


-Mehmet amca niye kestin ağacı? Bir insan neden kesmek ister ağacı Mehmet amca, söylesene!


Kaşlarını çatıp, çatışmaya girmeye hazırlanırcasına cevap verdi:


-Gölgesi bizden çok yan taraftaki apartmanın bahçesine vuruyordu, biz yararlanamıyorduk zaten, bize faydası yoktu, ondan kestim.


Beynim bu cevabı almadı, alamadı. Algılarımı o denli kaybetmiştim ki geriye ne başımın ağrısı kaldı, ne de geçirdiğim mesainin izleri. Yanlış anladığımı sandım, bir daha sormak istedim fakat Mehmet amca verdiği cevaba oldukça inanmış görünüyordu. Ağzımı açıp avaz avaz “Ne istedin ağaçtan, gölgesinden başkasının yararlanması seni neden rahatsız etti, bunun için bir ağaca kıyılır mı, hasta ruhlu herif!” diye bağırmak istedim. Vazgeçtim sonra. Gerek yoktu. Sustum. Mehmet amcayla göz göze gelmemle birlikte gözyaşlarımın yönünü içime çevirdim. Belli ki Mehmet amcayla aynı yerden bakmamız mümkün değildi ne söğüt ağacına, ne de hayata. Çok şey anlatmak istedim ona. Ona değil de aslında küçük Mehmet'e. Bir ağacı yalnızca ağaç olduğu için sevebilmeyi, bir canlıya duyulması gereken derin şefkati ve merhameti. En çok da kızımın ağacın gövdesine sarıldığında duyduğu sevgiyi anlatmak istedim. Yalnız anlatmak için üç beş kelimenin yetmeyeceğinden emindim. Yıllar gerekiyordu belki, en çok da yaşanmışlıklar.


Tek bir kelime dahi etmeden arkamı dönüp evimin yolunu tuttum. Çocuklarıma, bu sebep olmayan sebebi nasıl açıklayacağımı düşünürken, bir yandan da yeni bir söğüt fidanı dikmeyi kafama koymuştum. Belki Mehmet amca onu büyürken görürse küçük Mehmet'i hatırlardı. Hatırlamasa dahi torunlarına benzetirdi belki, o sarılmasa da torunları sarılırdı gövdesine. Bu sefer dokunamazdı belki söğüt ağacıma.


Tuğçe

 
bottom of page