top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 16 Kas 2018
  • 2 dakikada okunur

Ben geldiğimde muhakkak evde olursun. Genellikle beni beklemiyor olduğunu söylersin. Kapıya doğru istemsizce yürürsün fakat delikte yüzümü gördüğünde kalbinin atışı öyle yükselir ki, sesini öte yandan duyarım. Kapıyı büyük bir hevesle açar, havalara zıplarsın. Beklediğinin ben olduğumu işte böyle anlarım. Hayatında kaç kez kapıyı açtığında bu kadar sevinirsin? Hangi haberleri aldığında, kimleri gördüğünde ikincil düşüncelerin kayboluverir, kaçar saklanır benim göremeyeceğim odalarına evinin? O çenesi düşük düşünceler ne zaman “Dur sevinme!” diyemez olurlar, lal oluverirler birden?


Yalnızca ben geldiğimde.



Karşılaştığımızda kendini kucaklarsın. Gönlünü alırsın onun, daha önce söylediğin gereksiz şeyler için. Başlarsın dans etmeye. Hayır, kapı ziline bile oynamazsın. Genelde havaya girmeyi bekler, müziğini, ortamını, dostunu ararsın. Ben gelince hepsini unutursun lakin. Kalkarsın ayağa, şovunu sergilersin seyircisiz koltuklarına. Müziksiz dans ediyorsan eğer, ben gelmişim demektir. “Müziğin sesini duyamayanlar, dans edenleri deli sanırlar” demiş üstat, böyle anlarda onu anarsın.


Sevinirsin de, hemen sorgulamadan edemezsin. Bir yandan dans ederken “Neden şimdi?" diye sorarsın, sabırsızlığın açık ediverir kendini. Halbuki beklediğin şeyi unuttuğunda geleceğimi söylemiştim. Sana neyin iyi geleceğini araştırırken, onun aranarak bulunamayacağını anladığında. Hayatın aramalardan ziyade, karşılaşmalar olduğunu gördüğünde. Beklememen, yaşaman gerektiğini kabul ettiğinde. Kaçınmayı değil, balıklama atlamayı seçtiğinde geleceğimi söylemiştim. Tutulacak balık değil, denizler olduğunu anladığında meselenin. Yüzmeyi öğrenmeni bekledim, yüzmeyi sevmeni değil. Sevmesen de yine de yüzmek gerektiğini anlamanı. Yüzmeyi değil, suyu sevdiğini…


Erken gelmem tehlikeliydi, hazır olamazdın. Beni sevdiğini biliyorum fakat sevinemezdin yeterince. İkincil düşünceler orada olurdu yine, rahat vermezlerdi bize. Bahaneler bulurdun anlaşamadığımız küçücük anlarda, kovulurdum. Hoşgeldin demez, kapıdan çevirirdin beni. Kapı paspasına yıkılır, kalıverirdim öylece. İşin doğrusu; küser, bir daha da gelmezdim! Anlaşılmazsa değeri, ne manası kalır dostluğumuzun? Geç kalsaydım da vazgeçerdin benden, umudu keserdin yavaş yavaş. Gerçi sen umudunu hiç kaybetmezsin. Yine de hak etmeyen şeylerin üzerinde nadasa bırakırdın onu, bense zamanı geçmiş, unutulmuş bir hasat gibi kalırdım dalımda, çürürdüm. Sırf bu yüzden tam gelmem gereken zamanda gelmeliydim. Beni istediğini bilmediğin, ihtiyaç duyduğunu unuttuğun bir zamanda.


Neden mi? Unuttuğunda duyabilirsin çünkü sesimi sadece. Ben bilinçsiz yanında yaşıyorum senin. Sen öbür tarafta mühim şeylerinle meşgulken, biz burada gerçeğin peşinde koşarız. Ukala mı görünüyorum sana? Kızma. Ukala olan senin bilinçli tarafın. Bilinçsiz bilge tarafından, bilinçli toy yanına nicedir haber yolluyordum yine de. Duymadın mı? Sen duymak istemediğinden değil aslında. Ben konuşmadığım için. Konuşmadım haklısın. Yazmadım da. Burada ses ya da alfabeyi pek kullanmayız. Kafanda konuşan öyle çok kişi vardı ki, bir de ben anlatırsam özü anlaşılmazdı söyleyeceklerimin. Sözler boşuna kullanıldığında anlam nasıl da kayboluyor fark ettin mi? Üstelik o sözler kendine ait olsa bile. Susmanın anlatmak istediklerinden daha fazla şeyi açıkladığını gördüğünde hazır olacaktın bana göre.


Sözsüz olsa da kendimi gösteriyordum nicedir. İşaret diliyle konuşmayı severim ben. Böylece o lafların ve anlam çatışmalarının arasından ustalıkla sıyrılabiliyorum. Dikkat ettin mi? Karnındaki kuvvetli histe, iç çekişlerinde, göz dikişlerinde oradaydım. Hiç konuşmadığında, gözlerin dolduğunda, dalıp gittiğinde uzaklara, neye dalıp gittiğini bilmediğinde… Sen gözlerini neye çevirdiğini bilmiyordun belki ama ben oradaydım. Çocuk gibi heveslendiğin anlarında geldim. En çok o zamanlarda yaklaştım sana.


Her neyse, çok konuştum. Senin gibi sözlerin büyüsüne kapıldım bak…


Şimdi seyircisiz koltuğundaki tek seyircin benim. Tek bir kelime dahi etmeyeceğim. Dur, yavaşlayıp da yanıma oturma sakın! Tamam, onun yerine ben ayağa kalkıp dansına katılmayı seçiyorum. Bu anı kaçırmayalım. Yakında nasıl olsa başlarsın yine geçmişinle ya da geleceğinle bol bol sohbet etmeye. Konuştuğun anlarda dansı bırakıyor, beni de duyamıyorsun. Ben geldiğimde, biz sadece dans edelim.


Düşündüm de müziği fısıldayan da galiba benim. Küçük bir itiraf benden…


Tuğçe

 

Bu senenin başında zar zor cesaretimi toplayarak İstanbul’un ünlü moda okullarının bir tanesinin kapısından adımımı atmayı başardım. Zar zor diyorum çünkü içimdeki “Ya hep ya hiç”çi varlık; bu kursa zamanımı, paramı ve emeğimi yatırırsam ömür boyu tasarımcı olmam gerekeceği konusunda bana baskı yapıyordu. Eskiden mimar olmak istemişliğim var. “Bunu da mı olmak istemiştin yahu?” diyenler , Hikayem(iz) kısmını okuyarak yazarın hezeyanları hakkında belki bir parça fikir edinebilirler. İşte tasarım dünyasının içinde olmak istemişliğim, geç kalmışlığımla birleştiği zaman; bu sorunu en hızlı şekilde sanat ve tasarımın birlikte işlediği moda sektöründe çözebilirim diye düşündüm. Bu sebeple, bu deneyimi yaşama düşüncesi benim için oldukça cezbediciydi. Ta ki moda sektörüne biraz ucundan bulaşıp da işlerin hiç de dışarıdan göründüğü gibi olmadığına şahit olana kadar…



Öncelikle enerji sektöründe çalıştıktan sonra yaratıcı işler yapacağım ve soyut çalışmamın somut çıktısını göreceğim diye umutla girdiğim bir alanda çarkların yine para için döndüğünü görmek, benim için acı vericiydi. Yanlış anlamayın, asla tamamıyla hayalperest bir insan olduğumu söyleyemem, aksine ayaklarım yere, istediğimden çok daha kuvvetli basar. Bazen kendimi tamamen hayallerimin peşine bırakabilmem için yer çekiminin yok olması gerekiyor diye düşünüyorum... Elbette içinde bulunduğumuz dünyanın paraya dayalı politikalara endeksli olduğunu ve her yolun eninde sonunda buna çıkacağını biliyorum. Fakat her zaman sanat ve tasarım dünyasındaki durumun nispeten özgür olduğunu düşünüyordum. Özgür olan tek şey, yukarıdaki fotoğrafta görünen gülen yüzlerimize sebep olan kursumuzmuş. Sektör mü? Yanılmışım.


Beni üst paragrafın son cümlesini kullanmaya sevk eden gerçek "Hızlı Moda". Bu kavramı sizlere ben de hızlıca anlatmaya çalışacağım. “Hızlı moda”, Fast Food’dan farksız sevgili okurlar. Bu akım, insanları anlık dürtülerle “gör ve al”a sürüklemekte. Devamlı surette, ihtiyacımız olmayan yeni bir ürünü algı oyunlarına bel bağlayan pazarlama taktikleriyle sunuyor bizlere. İçine düştüğümüz sosyal medya pazarlama kapanının "hayal satışı"ndan faydalanarak, sizi bir kıyafet daha alırsanız daha tatminkar olacağınıza inandırıyor. Elbette ki siz; ben bu tip dürtülerden etkilenmiyorum diyebilirsiniz. Onların hitap ettikleri yer de zaten bu sözleri sarf eden rasyonel yanınız değil, amigdalanız. Pazarlama ve satış günümüzde maalesef ki ihtiyaçlarımızdan değil, psikolojik zayıflıklarımızdan nemalanır oldu. Bu durumun bir benzerinden şu yazımda da bahsetmiştim. Kelimelerimi yumuşatmaya lüzum duymayacağım. Ben bu durumu iğrenç buluyorum. Bizlerin otonom davranışlarından faydalanarak hep daha ve daha çok para kazanmak isteyenler, ürünlerini ancak gelişmemiş ülkelerdeki iş gücünü sömürerek ve kaliteyi düşürerek uygun fiyatlara pazarlayabiliyorlar. Biz daha çok alıyoruz, bu sayede onlar daha çok üretiyorlar. Bu tempoda tasarım da, kalite de ister istemez ölmeye mahkum oluyor. Tasarımcı, sanatçıdan çok, iş baskısı altında çalışan bir görevliye, aldıklarımız ise çöpe dönüyor. Nicedir içime sinen, kaliteli ve zevkli bir parça almışlığım yok ve kiminle konuşsam benzer serzenişler duyuyorum.


“Hızlı moda”nın sağlığa ve çevreye zararları ise muhtemelen daha önce tahmin etmediğiniz boyutlarda. Moda sektörü, petrol sektöründen sonra çevre kirliliğine sebep olan ikinci sektör.

Çok iyi bildiğiniz, benim de bir zamanlar sürekli ziyaret ettiğim, her AVM’de yan yana dizilmiş olan o malum zincir markalar, 15 sene öncesine kadar, 5 koleksiyon çıkarırken, şimdi bir yılda 52 sezona kadar ürün çıkarabiliyor. 52 sezon ne demek biliyor musunuz sevgili okurlar? Bangladeş’teki giyim işçilerinin günlüğü 2 dolara çalıştırılması demek anlamına geliyor. İş kazalarının ve yaşam standartlarının minimuma indirgenmesi, tasarımın ve kaliteninse yavaş yavaş yok olması anlamına geliyor.


Günümüzde moda kavramını maalesef bu sektörden bağımsız düşünmek imkansız ve tasarımcıların büyük çoğunluğu da bu sektöre hizmet ediyor. İroniktir ki, bizler kurumsal hayattan kaçıp, sanatın ve tasarımın kollarına kendimizi bırakmak isterken, mevzubahis piyasa koşulları yüzünden, moda tasarımcıları da başka işler yapmayı hayal ediyorlar.


Bu handikapın içinden çıkmaksa, bazı tasarımcıların önayak olduğu Yavaş Moda akımıyla mümkün görünüyor. Yavaş Moda (Slow Fashion), her ne kadar ismiyle oldukça afili dursa da, aslında yine “kararında” üretim ve tüketim demek. Daha az üretimin; hammadde üzerindeki baskıyı azaltması demek. Kumaş konusunda sürdürülebilir kullanımı mümkün olduğunca artırmak demek. Uzun süre boyunca kullanılabilecek, tasarımı üzerinde uğraşılmış ürünlerin pazarlanması demek. Böylece sektör çalışanlarının, özellikle giyim işçilerinin yaşam şartlarının da iyileştirilmiş olması demek. Sağlığımıza, çevreye ve dünyaya tüketici olarak iyi yönde bir katkımızın olması demek.


Dünyanın hayati organlarının alarm verdiği şu günlerde, bilinçsiz tüketici olmak diye bir seçim artık söz konusu dahi olamaz çok sevgili okurlar. Bilinçli tüketici olmak daha yüksek fiyata mal olabilir fakat asla daha pahalı değil. Ucuz fiyatlara aldığınız her ürün, bilin ki bir yerlerde birilerinin yaşam haklarından feragat etmesi sayesinde üretiliyor. O bluz çok ucuz olabilir fakat insana ve doğaya bedeli çok ağır.


Tavsiyem, fazla almayı değil, ihtiyacınız kadar almayı ve kaliteli ürün almayı dert edinmeniz. Yerel tasarımcıları araştırmanız. Aldığınız ürünün etiketine bakmanız, ürünün kumaşına ve nerede yapıldığına dikkat etmenizdir. Mümkün olduğunca "Hızlı Moda"ya hizmet eden markalardan alışveriş etmemenizdir. Tasarımı değerli yapan; estetiği, kalitesi, harcanan zaman, fonksiyonelliği ve uzun ömrü için verilen emektir.


Plastik ve petrol kirliliği ile savaştığımız, küresel ısınma yolunda sera gazı emisyonlarını indirgemeye uğraştığımız, enerji ve sudan tasarruf önlemleri almaya çalıştığımız şu günlerde, bu kadar büyük etkileri olan moda sektörünü neden konuşmuyoruz? Daha fazla plastiğe ihtiyacımız olmadığı gibi, annemin tabiriyle daha fazla "çaput"a da ihtiyacımız yok.


Kulağımıza küpe olsun: Güzel olan zaman alır… Az çoktur…


Biraz kasvetli bulacağınızı tahmin ettiğim bu yazımdan sonra, kendi hayal dünyamı yansıttığım yarı çizim yarı kolaj şu renkli tasarımcığımı da aşağıya iliştirerek affınıza sığınayım. Hayaller böyledir işte...


Bu parçayla tasarım hocamdan "Karakterlerin çok anti-fashion" yorumunu almıştım. Gerçekler de tam olarak böyledir. "Hızlı Moda"yı öğrendiğimde, Anti-Fashion olmanın kötü bir yanının olmadığına karar verdim.


Siz ne düşünüyorsunuz?


Türkiye’den Çok Başarılı iki adet Yavaş Moda markası: https://onesquaremeter.co/, https://www.sat-su-ma.com/


Belgesel Önerisi: The True Cost, https://www.netflix.com/title/80045667


Tuğçe

 

Lisenin son yılı. “Hocam ders yapmayıp test çözebilir miyiz?" diyerek, derste başka ders çalışmak üzere izin aldığımız zamanlar. Herkes en çok çalışması gereken dersin değil de, en kolay yapabildiğinin sorularını çözüyor yine. 6-8 kişilik bir arkadaş grubumuz var. Pencere kenarında, en arka sıralarda oturuyoruz. Bir soru çözüp bir geyik hakkı kazanıyoruz. Gündemimiz o hafta yayınlanan Avrupa Yakası’nın son bölümü. Anadolu Lisesi’ndeyiz fakat Anadolu ile alakalı tek şey Burhan Altıntop. Aramızdan birisi muhakkak onun taklidini yapıyor. Başka biri ise “Ya sessiz olur musunuz, soruyu anlamıyorum” diyerek diğerlerini azarlıyor, birisi kulağında kulaklığı o yılın Punk ya da Alternatif rock şarkıları eşliğinde soyutlanmış çalışıyor, birisi sınıf sıcak olmasına rağmen montuyla oturuyor, yine hastalanmış belli ki.


İşte böyle anlardan birinde teneffüs zili çalmış, akabinde bizim sınıftan olmayan iki adet arkadaşımız yanıma gelerek beni baş başa görüşmek üzere dışarı davet etmişlerdi. Amerika’da olsam bulying’e kurban gideceğimden şüphelenirdim fakat neyse ki Ankara’nın göbeğindeydim. Gençler bir takım ergen mevzularla ilgili ağzımdan laf almaya çabalarken, peşimden iki arkadaş çıkıp gelmişti. O narin arkadaşlarımın kabadayı edasına bürünerek “Hayırdır, arkadaşı çağırmışsınız, biz de öğrenelim sebebini” dediklerine gözlerimi belerterek şahit oluyorken, beni tabir-i caize “kollamaya” gelen bu arkadaşlarımın niye geldiklerine anlam veremiyordum. Öğrenmiştim ki, o arkadaşları beni yalnız bırakmamak için -her ihtimale karşı- gönderen dostum Bahar’dı. Sonra olaya kendisi de intikal etmişti. Harbi kızdı Bahar, her zaman öyledir. O zamanlar gönlümüzün, şimdilerde Giyilebilir Sanat’ın Queen B’si Bahar Özen.



Queen B’nin liderlik tavrı henüz o yıllarda ortadaydı. Kendisi “Hata yapmaktan korkmam, gereğinden fazla analiz etmem, insiyatifi cebime koyar, kalbimin arzuladığını hedefim yapar, gider alırım” enerjisini çevreye fazlasıyla yayar. Bir girişimcinin olmazsa olmaz özellikleri nedir dense onun bu özelliklerini örnek gösterebiliriz sanırım. Kurumsal hayatta kariyer basamaklarını tırmanırken, bu tavrını kendine kılavuz yaparak sürüden ayrılan B’yi kurtların kapacağını hiç sanmıyorum. Moda sektörüne, doğru bir fikirle yelken açan Queen B, şimdilerde markası “İpsiz Terzi”nin yükselişinin heyecanını yaşıyor. B, başta bana, sonra arkadaşlarımıza, en önemlisi de bu yola baş koymak isteyen tüm kadın girişimcilere ilham oluyor. Yanıbaşınızdaki ilham kaynaklarınıza işaret etmek istediğim bu köşede, kendisinin ve İpsiz Terzi’nin hikayesini paylaşma fikri beni oldukça heyecanlandırıyordu sevgili okurlar. Daha fazla bekleyemedim.


B hoşgeldin, teşekkür ederim İlham Veren olduğun için. Öncelikle bize kendi hikayenden bahseder misin? Kimdir Bahar, nasıl biridir, neler yaptı şimdiye kadar?


“En iyi ayna eski bir dosttur.” diye boşuna söylememiş Mevlana:) Bundan tam 5 sene önce şu an yaptığım girişimden bahsetseler güler geçerdim. Öyle ya, moleküler biyoloji üzerine yüksek lisansımı Almanya’da yapmanın haklı mutluluğu ile vatanıma yeni dönmüştüm. Kurumsal hayata ilk adımımı büyük bir ilaç firmasında attım. Kimse bana “O kadar laboratuvar tecrüben var, gel araştırma ekibimize katıl” demedi. Onun yerine “İletişim yönün kuvvetli, gel sen pazarlamada başla” şeklinde gelişen beyaz yakalı serüvenim tam 5 yıl kadar sürdü. Bu süre içinde sektör değişikliği yapsam da, pazarlamadan hiç ayrılmadım. Dermokozmetik bir firmada ürün müdürlüğü yaparken moda tasarımı eğitimleri almaya başladım ve yaklaşık iki yıllık bir alt yapı sonucu kendi markam “İpsiz Terzi”yi kurdum.


Üniversitede ilk tercih olarak neden Moleküler Biyoloji’ye yönelmiştin?


Benim sayılardan ziyade harflerle aram iyidir ancak bizim dönemimizde “Sözel okuyup aç mı kalacaksın?” şeklindeki mahalle baskısı yüzünden lisede sayısal bölümü seçmek zorunda kalmıştım. Fiziğin, matematiğin içinde boğulurken biyoloji benim sığındığım liman olmuştu. Mühendis olmak gibi bir arzum hiçbir zaman olmadı. Daha ilk günden belliydi okuyacağım bölüm.


Yüksek lisansını yapmış, kariyer alanında başarıyla ilerlerken neler seni rahatsız etti de girişimci olmaya karar verdin?


Kurumsal firmada da çalıştım, patron firmasında da. Normal koşullarda bir işi ne kadar iyi yapıyorsan karşılığını alman gerekir ya da en azından takdir edilmen gerekir diye düşünüyorum. Çalışanın başardıkça nasıl olsa yapıyor diye yükünü daha da arttırmak olmamalı bunun sonucu. Nitekim belli bir yerden sonra tükenmişlik sendromuna yakalandım. Eve geç saatlerde bitmiş bir halde gelip ailemle kaliteli vakit geçiremediğimi fark edince “buraya kadar” dedim. “Bir sene işe ara veriyorum ve sadece hobilerime yöneliyorum.” Ama durumlar farklı gelişti...


Bu ilgi neden özellikle moda ve tasarım alanına yöneldi? Neler yaptın şirket kurmadan önce, eğitim aldın mı? Okul okumadan oluyor mu bu işler?


Çalıştığım sektör aslında modayla iç içeydi. Güzellik, bakım, kadın, trendler... İster istemez kendinizi bu dünyanın içinde buluyorsunuz. Zaten her zaman ilgim vardı. Tam da tükenmişlik sendromuna tutulduğum dönem moda tasarımı eğitimi almaya karar verdim. Esmod’da kalıp çıkarma teknikleri üzerine bir programa kayıt oldum. Bir yandan da Görsel Sanatlar Akademisi’nde tasarım üzerine eğitim almaya başladım. Böyle yoğun bir programda işten ayrılmayı kafaya koymuştum ama yöneticimle yaptığım anlaşma sonucu ofiste 2 gün çalışıyor, diğer günler moda üzerine eğitimlerimi tamamlıyordum. Bu radikal kararımı böylece yavaş yavaş hayata geçirmeye başlamıştım. Nitekim eğitimler bitti, kendime ve ürettiklerime güvenim arttı. Ben de tamamen kendi markamla ilerlemeye karar verdim.



İpsiz Terzi fikrine ve modernize nakışa nasıl yöneldin? İpsiz Terzi ne yapar, mottosu nedir? Giyilebilir sanat fikri nasıl doğdu?


Giyim sektörüne zaten geç adım atmış biri olarak fabrikasyon sistemle asla yarışamayacağımın bilincindeyim. Pazarda fark yaratacak bir adım atmalıydım ve yaptığım işe ancak sanatsal bir anlam yüklersem değerinin anlaşılacağını düşündüm. Tasarımlarımı dijital ortamda hazırlıyorum. Bu anlamda teknoloji ve sanat ayrılmaz bir ikili benim için. Geleneksel nakışta el emeği ön plandayken teknolojik çağda yerini tamamen tasarım sürecine bıraktı. Kumaşı bir tuval gibi kullanabilmek mümkün. Fırça ip, boya iğne:) Giyilebilir sanat da böyle ortaya çıktı.


Başlığa da taşıdığım gibi, “Nereden çıktı şimdi terzi olmak, gül gibi işin vardı, hani para kazanıyor musun” soruları gelmedi mi? Ailen, çevren, iş hayatındaki yöneticilerin, arkadaşların bunu nasıl karşıladı?


Başta babam olmak üzere “Nereden çıktı bu?” diye soranlar çok oldu. Yakın çevremden böyle tepkiler gelmesi motivasyonumu hiç düşürmedi çünkü onların gerçekten iyiliğimi düşünerek böyle tepki verdiklerini biliyordum. Yöneticim bana eğitimlerimi alırken bir yandan yarı zamanlı çalışma şansı verdi. Benim için en büyük desteklerden birisiydi. Bu sayede kendimi yavaş yavaş “İpsiz Terzi” fikrine alıştırmıştım. Yüzmeyi ilk defa öğrenen çocuk düşünün. Bir kerede elinizi çekerseniz hemen batar. Önce suya alışması gerek. En büyük şansım ve destekçim ilk günden beri eşim. Bir de her zaman kararlarımı sorgulamadan kabullenen ve her koşulda güvenen anneciğim. Bir kez de buradan teşekkürlerimi sunuyorum.


Bu yolda karşılaştığın zorluklar neler? Belirsizlikle nasıl baş ediyorsun?


İnanır mısınız bilmem, ilk günden beri kendimden çok eminim. Hayatta yaptığım en doğru şey olduğunu düşünüyorum. Kendim için çalıştığımı bilmek muazzam bir duygu. Bir pazarlamacı olarak markalaşma süreçlerini iyi biliyorum ve bu uzun yolculuğun keyfini çıkarıyorum.


Gerçekten sosyal medyayı ve dijital pazarlamayı çok etkin kullanıyorsun. Bunu nasıl yapıyorsun?


Bunlar hep kurumsal hayatın bana kazandırdıkları:) Daha önce ajanslarla ve sosyal medyacılarla birlikte yaptığımız tüm çalışmaların bugün meyvesini yiyorum. İş arkadaşlarımdan çok şey öğrendim. Ürünler de kendi ürettiklerim olunca içerik oluşturmak hem daha kolay, hem daha eğlenceli.


İpsiz Terzi ileride hangi adımları attı- atacak, mesela Global Art Awards’dan bahseder misin bize?


Mayıs ayında faaliyete geçen İpsiz Terzi markası, bugün uluslararası platformda iki ayrı sanat yarışmasında Türkiye’yi temsil ediyor. Biri Arts and Crafts Design Award, diğeri geçen haftalarda finalist olduğum açıklanan Global Art Awards. Her iki yarışmaya dünyanın her yerinden sanatçılar katılıyor. Böyle platformlarda yer alıyor olmak bile benim için gurur verici. Bir yandan GAP ile işbirliği yaptık. Belli mağazalarda ve günlerde GAP denimlere kişiselleştirme yapıyorum. Heyecan verici gelişmeler var, devamı gelecek...



Slow fashion akımına (Yavaş moda) yöneldiğini biliyorum. Bilmeyenler için biraz bundan bahseder misin?


Yavaş Moda günümüzdeki çok hızlı değişen moda akımları, eğilimleri ve hızlı üretime karşı doğmuş bir harekettir. Yavaş Tasarımcılar ise modası geçmeyecek, ancak kullanışlı ve kaliteli ürünler tasarlamak, böylece üretimi ve tüketimi, daha sınırlı ve değerli hale getirmek ile görevlidirler. Ben yavaş moda akımını destekliyorum çünkü ürünlerim el yapımı. Bir kumaştan gömlek yapmak ve üzerine nakışla deyim yerindeyse imzamı atmak öyle bir iki günlük iş değil. Bir ürünü son haline getirene kadar harcanan emek ve zaman söz konusu. Zaten üretimden paketlemeye kadar tüm süreci kendi başıma yönetiyorum ve bundan gerçekten çok memnunum.


Günün sonunda kendi hayallerinin peşinden gitmek nasıl hissettiriyor?


Güçlü ve kendim gibi hissediyorum!


Son olarak geleneksel yoldan sapıp, hayallerinin peşine düşmek isteyen başka Queen B’lere ne söylemek istersin? Kafasına koyduklarını hemen hayata geçirsinler mi? Nelere dikkat etsinler?


Sosyal medyada paylaştığım yazılarda da hep “Hayallerinizin peşinden gidin” diyorum. Şurada 1 dakika sonra ne olacağımız belli değilken “5 sene sonra kendimi şurada görüyorum”lu cümleler bence çok yersiz. Elbette plan program yapmak güzel bir şey ancak yaşadığınız hayat gerçekten istediğiniz hayat mı? Aklınızdaki şeyleri gerçekleştirmek için hiçbir zaman geç değil. Çevrenizde size inanan bir kişi olsun yeter. O da işler ters giderse sizi ayağa kaldıracak desteği vermesi için. Siz başladığınız yola devam etmekle yükümlüsünüz çünkü. Beni laboratuvar yerine pazarlama departmanına aldıklarında “Keşke işletme okusaydım” diye düşünürdüm hep. Geçen ay işletme okuluna yazıldım. 29’umda öğrenciyim! Altın değerindeki soru şu “Neden olmasın?” Her şey bu soruyla başlar ve eğer gerçekten inanarak yaparsanız o iş mutlaka istediğiniz gibi sonuçlanır.



Hayatlarımızın gidişatlarını belirleyen garabet sınav sistemlerinin doğurduğu “Sözel okuyup da aç mı kalacaksın?”dogmasından, girişimcilik macerasına uzanan Bahar'ın yolunun, sondan bir önceki soruya verdiği bir cümlelik net cevapla, çok güzel bir yere gittiği anlaşılıyor. “Güçlü ve kendim gibi hissediyorum!” Bunun değerini anlamanız, durup düşünmeniz için ısrar ediyorum. Hiçbir okulun, ailenin ve sosyal çevrenin insana söyletemeyeceği sözler bunlar. Kendine inanmış bu tavrı hiçbir kurumdan da satın alamazsınız.


B ile birlikte öğrenme ve keşfetme yolundaki arzumuzun hiç bitmemesi, yıllardır kesişen yollarda yürümemizin en önemli sebeplerinden biridir. Yolda giderken, iyi hazırlanmış planlarla kuşatılan varış noktalarına değil de, kendine varmayı isteyen, bu yüzden de korktuğu halde direksiyonu defalarca bilinmeze kıran insanlara duyduğum sevgi de saygı da sonsuzdur. Bana göre dünya ancak bu yürekler sayesinde iyiye evrilebilir...


Daha fazla bilgi için:


Yavaş moda akımı hakkında bilgi için:

https://modakariyeri.com/yavas-moda/


T

 
bottom of page