Hayal Kırıklıklarına Sihirli Dokunuşlar
- Tuğçe

- 18 Eyl 2018
- 3 dakikada okunur
…Herkes bana bakıyordu. Öğretmenim, yanımdaki diğer yerli meyveler, telaşlı gözleriyle annem. Konuşma sırası benimdi. “Hadi üzüm!” diyordum içimden fakat hiçbir şey gelmiyordu aklıma. Dört satır bir şey söyleyecektim altı üstü. Nereye gitti bu kelimeler? Bir türlü anlam veremiyordum çocuk aklımla. Çalışmıştım. Ezberimi belki elli kere tekrarlamıştım. Yine de unutmuştum işte. Görevimi yerine getiremiyor, gittikçe geriliyordum. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başlamıştı. Üzüm olamıyor, arkadaşlarımı meyve yemeye teşvik edemiyordum. Zaten niye üzüm bana denk gelmişti ki? Ben en çok çileği severdim. Diğer meyveler özellikleri hakkında bir güzel şakırken, çekirdeksiz üzüm olduğu yerde duruyor, bir öğretmenine, bir annesine bakıyordu.

Yaşamımda hatırlayabildiğim ilk hayal kırıklığım, bir üzümü canlandırdığım ilk sahne performansımda ortaya çıkmıştı. Yaşımın yedi olduğunu tahmin ediyorum. Hayal kırıklığım başkasına değil, kendimeydi. Öğretmenimin ve sınıf arkadaşlarımın benden umudu kestiği anda, ne yapacağımı bilemez bir haldeyken, annem kulağıma bir şeyler fısıldayıvermiş, bense umutla dolmuştum. Son satırdı fısıldadıkları. Gözyaşlarımı hemen silip söylediklerini tekrarladım ve geçip yerime oturdum. Rahatlamıştım. En azından son satırı okuyabilmiştim. Benim hayal kırıklıklarımdan toparlanarak çıkışım bu sihirli dokunuştan doğmuştu. Sonraki yıllarda unutmaktan, yanlış yapmaktan elbette çekinerek, hem de çok endişelenerek, yine de tüm okulun önünde defalarca andımızı okumak için gönüllü olmuş, sınıf arkadaşlarımla dans gösterilerine çıkmıştım.
Yıllar sonra bu defa ortaokulda Atatürk’ün çocukluk yıllarını konu alan bir tiyatro oyununda Zübeyde Hanım’ı canlandırıyordum. Rolü çok ciddiye almış, çok çalışmıştım. Kapanış sahnesinde, evden kaçan Mustafa Kemal’e, yani çocuğuma, güzel kavuşma sözleri içeren repliğimi söyleyerek ve kavuşmanın mutluluğuyla ona sıkıca sarılarak rolümü tamamlamam ve o anda oyunun biterek perdenin kapanması gerekiyordu. Rolümle ilgili her şey olması gerektiği gibi gerçekleşmişti fakat perde kapanmamıştı. Bekliyordum. Endişelenmeye başlamıştım. Ergenliğe yeni yeni adım atan bir kız çocuğunda görülmesi anormal olmayan şekilde, yaşıtım bir oğlan çocuğuna bu kadar uzun süre sarılmaktan acayip utanıyor, kızaran yanaklarımın neredeyse mor renge dönmesine mani olamıyordum. Perde ise inatla kapanmıyordu. Kuliste ve salonda bulunan yaş grubumuzdakilerin gülüş seslerini gayet rahat duyabiliyordum. Perde kapanmasa da bırakıp gitmeliyim diye düşündüm o an. Olmazdı lakin, rolün hakkını vermeliydi. Çok çalışmış, çok önemsemiştim. Sonuna kadar sabrettim, nihayet perde kapandığında, kuliste utancımdan bir köşeye çekilip ağlamak istedim. O esnada çok sevdiğim drama öğretmenim yanıma geldi. Oyunu bırakmadığım için beni takdir ve tebrik edişini, bana sarılışını ve gerçek bir oyuncunun böyle davranması gerektiğini söylediğini unutmuyorum. Bir kez daha beni kurtaran, çıkıp selam vermeme yardımcı olan sihirli dokunuş bu defa drama öğretmenimden gelmişti.
Yaşadığı aksaklıklara bana mısın demeden bu defa da halk dansları ile iştigal eden yetişkin ben ve parçası olduğum dans ekibim, Ankara’nın en kalabalık seyircili salonunda performans sergilemiş, nihayet görkemli finalimize ulaşmıştık. Uzun süren gösterimizden sonra en büyüleyici final olduğunu düşündüğüm horon koreografisinin en tempolu kısmındaydık. Salon coşkulu, biz daha coşkuluyduk. Her şey yolundayken nasıl olduğunu anlamadığım şekilde ayağım kaydı ve dizimin üstüne çok kötü düştüm. Akabinde birdenbire o sihirli dokunuş kendimden geldi! Belki iki saniye içinde kendime “Kalk ve hiçbir şey olmamış gibi devam et, düşebilirsin bu çok normal!” diyerek ayağa kalktım ve güleryüzle performansımı tamamladım. Oyun çıkışında bir arkadaşım yanıma geldi. Gösteri için saçımıza taktığımız postişinin yere düştüğünü ve benim muz kabuğu etkisiyle ona basıp düştüğümü söyledi. Kendisi çok özür diliyordu fakat bu defa bende ne utanç, ne kızgınlık, ne de gözyaşı vardı. Kendimi saniyeler içinde iyileştirebilmeyi ve hayal kırıklığı yaşar yaşamaz kendi elimi tutup kalkmayı artık öğrenmiştim. Bunu hem manevi, hem de fiziksel anlamda o kadar hızlı bir şekilde yapmıştım ki, gösteri çıkışı beni izlemeye gelmiş olan kalabalık aile ve arkadaş grubumdan yalnızca çok azı düştüğümü fark ettiğini söylemişti.
Ben sıradan bir üzümüm. Bu küçük üç hikayemi zaman zaman düşünür, hayatımda omzuma dokunan, elimi tutan, kulağıma fısıldayarak devam etmemi sağlayan bu sihirli dokunuşa sahip kaç insan var diye sorarım kendime. Birkaç isim sayabiliyorsam şanslıyımdır. Onlar için şükrederim. Ellerinden sımsıkı tutarım. Yardımlarını muhakkak kabul ederim. Bazen de o anlarda hiç kimse olmayabilir, ya da hiç kimse hiçbir zaman olmamıştır zaten. Öyleyse de kendi ismimi sayarım. Kendim olmazsa olmaz. Kendiniz olmazsa olmaz. Bazen iki saniye kadar kolay olmaz ayağa kalkmak. Yaş arttıkça, yaşam arttıkça, yaşanmışlık arttıkça süreler uzar. Uzun sürer ama elbet olur. Bir gün olur. Bir gün sihirli bir dokunuşla iyileşip devam edebilirim ve nasıl olduğunun farkına bile varmam.
Tuğçe


Harika yazılmış satırlar guzel kızım.Bana bu yaşıma kadar düşüp kalkmalarimi hatırlattı.Ne mutlu bize ki dustugumuzde kalkabilecek kadar cesaretli kadinlariz.Sevgiler.