top of page
Ara

Gidenler

  • Yazarın fotoğrafı: Tuğçe
    Tuğçe
  • 13 Tem 2018
  • 3 dakikada okunur

Gidenler “Tek yön bir uçak bileti alırım, sonra da arkama bakmam” diyerek yola çıkmışlardı fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Tek yön bir uçak bileti almaya cesaret edemediler. Ne de olsa hiç bilmedikleri bir ülkede yaşamaya ilk gidişleriydi. Farklı ülkeleri gezip gelmelere, dönüşte ballandıra ballandıra anlatacakları anılar hazırlamaya benzemiyordu böylesi. Karış karış bildiğin topraklara eninde sonunda geri döneceğini bilmenin rahatlığı yoktu bu sefer. Farkın farkındaydılar. İşte bu yüzden dönüş biletleri en fazla bir ay sonrasına alınmıştı. “Hele bir yerleşelim, ilk problemleri halledelim, geri döneriz” dediler. Çok özleyeceklerini biliyorlardı. Ayda bir geri geleceklerini planlamak şimdilik içlerini rahatlatıyordu.



Bazıları “Nesini özleyeceğim” dese de, bu kelimelerin duygusal zaaflarını örtme çabalarından başka bir şey olmadığını vücut dilleri ele veriyordu. "Özleyecek milyonlarca sebebim var " deyişleri gözlerinden okunuyordu. Kırgın gidiyorlardı, küsmüş… Kafalarındaki sesler belki bininci kez “Boşuna mı okudum?”, “Ben böyle yaşamayı hak etmedim” diye haykırıyordu. Ağızlarınıysa bıçak açmıyordu. “Helal olsun” diye konuşuyorlardı arkalarından el sallayanlar. Bir an tereddüt ettiklerini hissetmişler gibi “Ben sizin yerinizde olsam bir dakika düşünmem, iyi yapıyorsunuz tabi” gibi alışılageldik cümlelerle gidenlerin içlerini rahatlatmaya çalışıyorlardı. İçleri nicedir öyle kolay rahatlayamıyordu oysa, rahatlasa zaten kalırlardı. Uçağa adım attıklarında, saniyenin onda biri kadar bir zaman diliminde, gitmenin de benliklerini sonsuza dek rahatlamaya ulaştıramayacağını fark ettiler. Yine de umursamadılar, arkalarına bakmadılar. Küstah bir siyasetçi gibi değil, annesine darılmış bir çocuk gibi gidiyorlardı. Çok severek ama kalmayı birey olmanın gururuna yediremeyerek…


Daha medeni ve özgür bir yaşam için seçmişlerdi gitmeyi. Çocuklarına daha iyi bir gelecek, ondan da önemlisi kendilerine daha iyi bir “şimdi" kurmaya. Gerçi konu komşuya “Çocuklarımızın geleceği için” demek zorunda kalmışlardı. Çocuk olsun olmasın, “Kendi şimdimiz için gidiyoruz” gibi bir tümcenin, bu topraklarda kendilerini cefakar ve vefakar kimlikleriyle var etmek zorunda hisseden insanları için, bencillik olarak addedilmesi kuvvetle muhtemeldi. “Kendime daha iyi bir şimdi kurarsam, çocuklarımın da geleceği zaten iyi olur”u açıklamak vakit kaybıydı. Önemli olan da bu değildi zaten.


Önemli olan; “şimdi”leri için gittiklerini iddia ettikleri halde, gelecekte yaşanabilecek bir mutluluk ihtimali için ülkelerindeki bugünlerini terk etmeye itilmiş olmalarıydı. Her ne kadar "Kendi seçimimiz" deseler de, bu seçeneğe zorlandıklarının farkındaydılar. Modern dünya öğretisi, “anı yaşayın”, “anda kalın” derken, onların anda kalamamalarının sebebi “an”a katlanamıyor oluşlarıydı. Nedir bu katlanamama hali, onlar da anlamlandıramıyorlardı. Yıllarca içlerinde büyütüp parlattıkları, aileleri ve çevreleri tarafından da desteklenen gelecek hayallerinin toplumsal gerçeklikle uyuşmaması mı, yoksa aşamayacaklarını düşündükleri felaket senaryolarından doğan kaygıları mı emin değillerdi. “Neden?” diye sorulduğunda materyalist cevaplar alabiliyordunuz yalnızca. Oysa başka mesleklere, maaşlara, mala, mülke sahip olmaya gitmediklerini itiraf ediyorlardı sonradan.


Gitmek için "Neden"i cevaplamaya gerek yok deyip, eyleme geçtiler. Gittiler. Başka coğrafyalarda yaşanan güzel “an”lar yakaladılar gerçekten de. “Gitmelerine değmedi” denilemezdi asla. Yalnız bu sefer de gelecek endişesinin yerini alan “ait olamama” korkusuyla karşılaştılar. Bedenleri başka coğrafyalarda nefes alıp, modern ve özgür yaşamın gerekliliklerini yerine getirirken, zihinleri, uçağa bindikleri o havalimanında hapis kalmıştı sanki. Araf denilebilirdi buna ancak. Beden ve zihnin arafı. Gitmek ve kalmanın arafı. Şimdi ile geleceğin arafı. Arafta kalınca; bir akşam yemeği muhabbetinde aranan o samimiyet eksikliğinin, esprilerin yavanlığının, farklı insanlara kendini açıklama mecburiyetinin, oraların dertlerine dert bile diyememenin yalnızlığıyla yüzleştiler.


Zaman araf maraf dinlemiyordu neyse ki. Yıllar ilerledikçe gidiş ve dönüş uçak biletlerinin arası, aylara denk gelene dek açıldı, özlemin ve yalnızlığın acısı da hafifledi. Zihinler havalimanında tutsak kalalı uzun zaman olmuştu. Arafta kalma hadisesi de yerini bu kez “adapte olma”ya bırakmıştı. Adapte olabilen gidenler evrimleşebiliyordu. Başka coğrafyanın gidenleri, şimdi oraların kalanları olmuştu. Hem aynı giden, hem de farklı bir kalan. “Evrimleşme, arananı buldurdu mu?” diye sorduğunuzda “Bilemiyorum” diyorlardı. Oraların dertleri nihayet kendi dertleri olabilmişti, yeni kaygıları vardı artık. Eski "Neden"ler zihinleriyle birlikte o havalimanında unutulup gitmişti...


Sahi insanoğlu hep gitmelere itilmedi mi zaten? Kendi rızasıyla mı göçtü ataları bu çocukların oradan oraya? "Gidenler" için hep bir sebep olmadı mı? Gitmese insan, gelişebilir miydi böyle? Gelişmek miydi bu peki, yüreğimize yeni kaygılar koyduysak eskilerinin yerine? O zaman gitmiş olabilir miydik gerçekten? Yoksa hep kalan olmaya mahkum muyduk?


Gitmek zorunda bırakılanlara özlemle…


Tuğçe

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Bırakmak ya da bırakmak

Ben bir ağaç olsam, kiraz ağacı olurdum. Çocuklar koşturarak oynarken; beni görünce, bir an için birbirleriyle göz göze gelirler,...

 
 
 
Değişim ve kabul üzerine

Dünya değişiyor. Değişimi sevdiğini söyleyen birisi için bulunmaz bir nimet olarak nitelendirilebilir bu durum. Bu gruptan olduğunu...

 
 
 

Yorumlar


bottom of page